isyan ve ateşe lirik bir övgü: şimdi isyan şimdi ateş, günah ve kedi
İsyan da ateş de karşı duruş, kabullen:emek, öfke ve umut üzerine kurulu birer yoğunlaşmış lirizmdir. Veysel Çolak, ‘Şimdi İsyan Şimdi Ateş’te düşünerek yandığı kadar, hatta çok daha fazlasıyla duyup da yanmakta.
Bir eser adı olarak ‘Şimdi İsyan Şimdi Ateş’ üç sözcüğün bileşimi: şimdi, isyan ve ateş.
Şimdi içinde bulunulan, hakkının teslim edilmesi gereken zaman dilimidir. Binlerce yıldan saliselere kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahiptir; bazen bin yıldır bazen de kısacık bir salise. Bizler tarihin başlangıcı sayılan miladın ikinci bin yılının bittiği, üçüncüsünün başladığı bir çağa tanıklık ettik. Birinin sonuna, diğerinin başına yetiştik. O eski yavaş yavaş ilerleyen yük katarı müthiş bir hıza ulaştı son yirmi yılda.
Üzerine pandeminin gölgesi düşen bu kitaptaki şiirler isyan ve ateş kokuyor. Veysel Çolak’ın isyanı git gide kötücülleşen, iyi tarafı gün geçtikçe azalan insana yönelik. Ateş ise 21. yüzyıl çağ yangının şairin payına düşen hem acı verici hem yaralayıcı kıvılcımı. Dünya kapitalizmin ve emperyalizmin yüzlerce yıldır at koşturduğu bir gezegen. İçten içe ateşi henüz sönmemişken, “insan denen cehennem” yüzünden dıştan da tutuştu.
Örgüt, diyerek söze başlıyor Veysel Çolak, çünkü kötünün alt edilmesi yalnızca bir araya gelmekle olanaklı hale gelebilir: “Tanık olsun diye bir dağda buluşuldu / düşler görüldü, çelikten sözlerle konuşuldu / ‘şimdi’ dedi arkadaşlardan biri, şimdi gökyüzü / her sokağa giriyor, rüzgâra dönüştü sesi.” (s.7) Şimdi… Zaman rüzgârının karşımıza değil arkamıza alınması için anahtar sözcüktür. An’a hükmümüz geçtiğinde güçlü olabiliriz, sözlerimiz de hareketlerimiz de gücünü -canı yanarak- ateşten alan çeliğe dönüşür. Aynı şiirde şair “gövdeme dolayın o soylu buluşmayı” diyor. (s. 8) Üşüdüğü yerde, korunması gerektiğinde elinden tutsun diye.
Şair çocukluğuna gidiyor kimi dize aralarında, yaşadığı yolculuk uzaklara bakarken büyümesi kadar birdenbiredir. Ailesini düşünürken yenik düşmüş babası eve hep geciken, bütün gün bilmediği bir şeyi bekleyen ince bir çocuktur o ve ‘çocukluk mavi bir kuştur’ omzundan uçuveren: “Ürkütürdü, kanlıdır diye birinin elini sıkmak / canımın yandığını sonra anladım / omzumdaki mavi kuş uçup gidince / o zaman yalnız kaldım, çelik bildim kendimi / kalbimi döve döve öyle sertleştim.” ( s.10) Sevgiliyi düşününce hüzünlenir, annesini merak eder ve beyaz bir karanfil kokusuna dönüşür varlığı ki bir şaire en çok yakışan kokulardandır bu.
‘Şimdi İsyan Şimdi Ateş’te öfke ve umut yan yana biraz da yalnızlık. Umudun bir yanı öfkedir her zaman. Öfkenin de umut. Umudu olan öfkelenir ve yine öfkelenenin bir şeylere ilişkin umudu var demektir. Umudunu kesen öfkelenmeyi de bırakır. Yalnızlık ise idealleri olan kişilerin sıklıkla hissettikleri bir duygudur. Evde, sokakta, geniş kalabalıklarda, insanlarla birlikteyken onlarla konuşurken ya da onlarsız… Şair yalnızlık için, “kimsenin ağzına sığmıyor bu kelime” diyor. ( s. 12) Savaşlar, cinayetler, açlıktan ölenler bir yanındadır şairin, öte yanında çiçeğe durmuş kiraz ağacı… Umut ayakta durma nedeni olduğu gibi ölüm nedenidir de aynı zamanda. Duyarlı gözlerle çevresine bakan herkes kadar yalnız, yalın ve kederlidir o.
“Gözlerin aşk irisi” dediği sevgilisi varlığıyla dünyanın kirlerini silmektedir neyse ki… ( s. 15) Dağ şiirde ne de güçlü bir metafordur; bazen gücü, bazen çaresizliği işaret eder. Bir dağın elinden tutuyor gözleri iri sevgili, sonra da kendini ‘herkesin açmasını beklediği çiçekleri’ vardır ya işte o çiçeklerin içine katıyor. Bir çiçek ordusu düşünün kokularıyla kötülükleri unutturan. Belki de bir anımsayıştır sevgili anıların sandıklarında kilitli. Yine kapkara karamsar şair, “Yıllar geçiyor, kamaşarak konuşuyor kadınlar / politikacılar yeni cinayetler işliyor / kavruluyor serçelerin gökyüzü.” Bir orman yangınını düşünün masum kuşların uçtuğu gökyüzü kızıla boyanmaz mı, karıncaların minicik gövdelerinin tutuştuğu, bütün orman canlılarının bir bebek habersizliğinde öldükleri gibi… Duyguları yoğun devrimciler” (s. 17) Şimdi – neredeyse tarihin başlangıcından beri- katillerin zamanıdır, yaşam kendinden başkasını beğen/e/meyen insan arsızlığında hızlanmıştır; iyilerin çevre yanı renkli maskeler takan, gizli vahşetlerin suçluları olan katillerle, yılanlarla çevrilmiştir. Artık silahlar olanca albenisi ile banknotlardır, insandan yana değişime inanan herkes ateş altındadır, aşklar da öyle… “Kimsesizlik durdurmasın içindeki yolcuyu” diyor şair yine de… (s.18)
Aşk teması Veysel Çolak’ta sık sık ve aniden karşımıza çıkıveriyor. Aşk onda kedisiyle, kuşuyla, ortancasıyla, karanfiliyle bütün kirleri etkisiz kılan bir ince sayfasıdır hayatın. Şairin sevgisi derin ve güçlüdür. Nasıl ki dışarıda yağan yağmur onun kalbinde fırtınaya dönüşüyorsa, başkalarının yaraları aynı haliyle belki de daha can yakıcı olarak onda da açılıyorsa, dış dünyadaki dere onda çağlayansa sevdiği kadındaki her şey onda katlanmış biçimiyle var ve etkindir. “Sessizlik çalsa kapıyı, ansızın çıkıp gelsen / bitse yeryüzünü dolaşan kanlı karanlık / gözlerinde güneş biriktirmişsin, öyle bak / aynıdır ikimizin sonbaharı… “ ( s. 19) Usta şairde çoğu şiirde aşk nasıl ki birdenbire ortaya çıkıyorsa aynı hızda toplumsal duyarlılıklara dönüşür. Sonra yeniden öze döner yani aşka: “Dikkat et, insan sevdiği şeye dönüşür / ben seni seviyorum, birlikte kedileri…” (s.21) Aşkın ta kendisine inanır şair fakat çevresindeki aşklara dikkat kesilince görür ki “aşk çoktan paranın tuğrasına yenik” düşmüştür.
İnsan ve insanlık kavramı Veysel Çolak şiirinin önemli meselelerinden. En dip de insandır ona göre, en doruk da… Yakan, yıkan, ezen ya da ezilen yanıyla insan kuyudur… Var mı bundan ötesi: “İnsan denilen kuyu, çaresiz düşersiniz / bir kez daha düşersiniz atılan ip çürük olunca” (s. 24) Her türlü handikabına rağmen dünyanın aynasıdır insan. Aynaya baktığımızda dünyayı görürüz. Giysilerini, toplum içindeki yerini, eşini dostunu, akrabalarını, sahibi olduğu eşyaları üzerine giyen insan soyunduğunda “çırılçıplak bir acı çıkar içinden.” Aşklar kirletilmiştir, akıldaki dinamit ise çoktan patlatılmıştır. Her türlü olumsuzluğu, çıkmazları, yoksunluğuyla zavallı bulur insanı, dolayısıyla da insanların yüzlerinde gördüğü dünyayı.
Çevre yanına bakar Veysel Çolak şairce; çamura dönen kalplere, git gide yoğunlaşan kötülüğe, kıyımlara, iteklemelere ve daha nicesine…
Öfkelenir ve bilenir, ‘işe koyulan bir hançerdir’ artık; sözleri, dizeleri de öyle… “Daha çok alçak, daha çok hain, daha çok vampir / bunlardır baktığınız aynada gördüğünüz / elbette dahası var” (s. 29) diyerek eleştirir olumsuzluklara bulanan insan yüzlerini. Eski arkadaşları hem zaman hem de mekan olarak çok uzaklardadır. Onlar da şair gibi gördüklerinden kanayan gözlere sahiptir.
Kitapta slogan denilebilecek güçteki dizelerden birisi “Hayat bir sevgili verdi sana” dizesi. (s. 30) Halimizi bilen bir sevgili, şirazesi kaymış bir gezegende yaşayan bizler için ne büyük talihtir. Şair kentlerin vebaya benzeyen umursamazlığından kaçmak, dağlara çekilmek, ateşler yakmak, ateşin etrafında arkadaşları ile söyleşmek ister. Bankalar, insan eti ile beslenen adamlar, uçaklar dolusu ölüm, öldürülmüş ya da ayakları kopmuş çocuklar derken öyle çok kaygısı vardır ki çocukken bilmediği, şimdi ise ayırdına varabildiği bir şeyleri beklemeye durur: “Hayat bir sevgili vermişti sana / işin suç işlemekti kirli yasalara karşı / yeniden yola çıkarsan eğer, bana gel / burada acıyı bir silah gibi kullananlar var / burada sana benziyor korkuyu unutanlar.” (s.31)
‘Barış için verilecek son savaşa’ inansa da Veysel Çolak, onun için güçlünün güçsüzü ezdiği her savaş diğer iyi yürekli şairler gibi son derece acı veren bir yaradır. Toprağa değen her bedenle birlikte kanar bu yara. Sıradan insanlar sadece kendi ölülerine kederlenirken şair bütün yitirilen canlar için kederlenir. “Herkesin hayatında birkaç ölü var / benim hayatımda bütün ölüler” der. (s. 32) Şanssızlık o ki dünyanın her yerinde savaşlar durmaksızın sürmektedir. Dört bir yanı bunca acı ile sarılmışken kafasını koynuna gömen bir kedi öpüldükçe kanayan yaralarını bir parça sağaltır. Oysaki dıştaki savaşlar şairde bir iç savaşa dönüşmüştür. Acıyı içselleştirme tercihinden ötürü: “Türkiye’de aşklarım öldürüldü, Afrika’da sevgilim / hâlâ Filistinde’dir arkadaşlarım / hâlâ duyulur kurşun sesleri.” (s. 33)
‘Şimdi İsyan Şimdi Aşk’ ölüm, savaş, yıkım ve insanlığın ortak acıları ile yoğrulmuş bir kitap. Fakat yanı sıra aşk ve umut da katılmış mayasına. Duyarlı bir insanın dünyadaki duruşu dikkat kesilmek, acıları paylaşmak üzerine kurulur. Savaşmak ve isyan etmek onun için erdemdir. Yadırganası hem de çarpık düzenin karşısında, kirletilmiş ve kalabalık kentlerde “kaçalım, burada ölmektense kaçarken vurulalım” diye haykırır. (s. 39) Herkesin kendini düşündüğü böylesi bir yerde ne kadar da ayrıksı ve ötekidir şair. Su olup akar başkasını düşünme yeteneğine sahip olduğundan.
“Dünya ölünce ne kalacak geriye?” diye sorar kafalarındaki kapkara bulutlarla dolaşan bencil, hodbin ve saldırgan kalabalıklara. İnsanlık dönülmez bir yolun sonuna geldiğinin farkına varamayacak kadar da aymazdır. Yenilmiş gibi duran iyi yanımız, aydınlık tarafımız duyarlı kalplerin varoluşundan kaynaklı ağır yüküdür. Ona göre insanlar yaralarını karşısındakiyle değiştirip kendilerine bakabilseler içlerinde çöreklenen karanlığı fark edebileceklerdir. Şair öyle bir yerdedir ki uykuda gibi dolaşan umursamazlık kuşağı bağlanmış kişilere kaygıyla bakar. Eksikliklerini yüzlerine vurur: “Ağzınızda tütün, ağzınızda anlamsız gürültüler / bir kıyınız olsa oraya çekilirdiniz / küllerinizden yapardınız yaktığınız gemiyi.” (s. 41)
Çoğu kez ve yine yalnızlık Veysel Çolak’ın dışa vurduğu genel duygu. Karamsar, içine atılınmış bir yalnızlık değildir ondaki, seçilmiş ve çoğu kez övülen bir yalnızlıktır. Kentlerde yüzü olmayan, lekelenmiş insanlar yaşamakta, camlarda yaşamayan gölgeler dolaşmaktadır. Evler hayaletlerle doludur, serçelerin duyguları incinmiştir, kelebeklerin de… Yitirilmiş duygular, kendi yaralarından başka yaraları duyumsayabilme yetisi çoktan terk etmiş bizleri. Şair etrafımızdaki tüm bu çıkmaz sokakları fark edebilmemiz için, kendimizi buruşturup atmamızı, yanarak ölenlerin küllerini karıştırmamızı öğütlüyor. “Her diken içimize gömülüyor, daha derine / kanın güllerin rengi olmuş / buradan duyuluyor çınlayan sessizliğin /duygularım yırtılıyor, saçlarına dokunuyor ateş.” (s. 43)
Gökyüzü dünyanın ötelere açılan penceresi; bir parça özgürlük, bir parça bitimsizlik demek. Günlük telaşlarına dalan insan yığınları devasa, başıbozuk ve evrensel bir kavganın boşluğunda savrulurlarken gökyüzünü terk ederler; tıpkı çocukluklarını, güzel kuruntularını, başkalarına inanabilme duygularını terk ettikleri gibi. Oysa ne kuşlar vazgeçerler gökyüzünde uçmaktan ne de şairler ona ilişkin yazmaktan. “Uçarken kanatları tutuşan kuşlar gördük / hiçbiri vazgeçmedi gökyüzünden.” ( s.47) Şair birçok şiirinde sen dilini kullanıyor. Böylelikle özne olan şair okura kişi nesnelerini ayırt etme görevini yüklüyor. Onun şiirlerinde kişi nesneler kendi beni, sevdiği kadın, arkadaşlarından biri, okuyanları, ya da herhangi bir yönden karşı çıktıkları, isyan ettikleri olabiliyor. “İnsanlara götürdün çöllerde bulduğun suyu / çağırdın, herkes duydu ama kimse gelmedi / onlar söylenecek bir yalan düşünüyor / şaşırıyorsun, yeryüzünü siliyorsun yine de / renklerin tozunu alıyorsun / çocuklara inanıyorsun hâlâ.” (s. 47) Bu dizeler yükte de ağır pahada da ağır dizeler.
İnsan tehlikeli bir varlık, binlerce yıldır kanıtladı bunu. Çoğalması, dağılması ve evrilmesi onu günden güne daha tehlikeli bir varlık haline getirdi. Yönetilmesi, ele avuca sığdırılması zorlaştı. İyilikleri de kötülükleri de… Kötüler iyiliğe tahammül edemediler, iyiler kötülüklere. ‘Şimdi İsyan Şimdi Ateş’ yanı başından dünyanın en uzak köşesine kadar birçok kötülüğü gökyüzünün tanıklığı kadar ortak bir bilinçle görüp tepki veren şairin çığlığı. Öyle bir çığlık ki bu, camları dahi kırabilecek güçte. Yırtıcı bir hayvanla çuvala konan kadın, akciğerleri sökülen isyankâr yolcu, fillerin önüne atılanlar, giyotin, yağlı urgan, elektrikli sandalye, avcının sırf zevk uğruna vurduğu geyik… binlerce kederi var şairin. Fakat umudu, aşkı da her zaman var. Ve onlar yaşatır dünyayla bilenen bir hançerin şiire ve insana olan inancını: “… yoldan çıktığını görenler olacak / nereye diyene kendini göster / yürürsen bir dağ da yürür seninle / hayatın içinde kal, bir kıvılcım parlasın aranızda / âşık ol, yaşatsın seni seçtiğin o karanfil.” (s. 52)
Her birimiz kentlere mahkûmuz ve onlar da bize… Belki silkinip atabilseler atmak istiyorlar bizi içerlerinden. Durakta otobüs bekleyenlere bakar şair, “kentin katran sokaklarına” az sonra dağılacak olan insanlar ha boğuldu ha boğulacak durumdadır. Peşlerinde yabancısı olunmayan bir canavar dolaşmakta, nedeni çoğul korkular saçlarını karıştırmaktadır. İnsanlar artık her gün değişen binlerce yüze sahiptir. Kentin sadece sakinleri değil, duyguları da ezilmektedir. Gökyüzüne kaçak, kentlerde ölümüne bunalan insanlar için bir değişim gereklidir. Veysel Çolak bu değişimin ivedilikle gerçekleşmesinden yana tavır sergiliyor. “Bir başkalık gerekli, yer gök bilmeli bunu / gözleri büyüyenler, gövdesi köz olanlar / parkların yalnızlığı bitsin, bitsin o yoğun keder / kimseyi yıldırmasın isyanın büyüklüğü.” (s. 54) Çünkü şimdi isyan zamanıdır ve her isyan tepeden tırnağa ateştir.
İnsanı canavar bulan Çolak, onun hem insan hem canavar olmasına şaşırır. ‘Atılan her oltaya takılan şaşkın balıktır’ dünya ve hiç de eşit olmayan bir dağılımla paylaşılmıştır. Sokaklar, evler, çocukların ince ve solgun yüzleri, kadınların ürkekliği, erkeklerin çaresizlikten kaynaklı öfkeleri bu eşitsizliğin aynalarıdır. Onlara baktıkça kederlenen şair bazı insanların çöl olmaları karşısında kendi farklılığı için gönenir. “Peşindeyim doğmadan önce verilen sözün / benim sıkıldıkça kanayan yumruk / benim çapraz ateş altında bir çiçeği koklayan.” der. ( s. 61)
Kötülük çoğalan ve durmaksızın kendisini yineleyen yanıyla hem müthiş derecede korku vericidir hem de isyana teşvik eder bizi. “Bir uçağın dağa çarpması gibi bir şey yaşadıklarım” diyen şair yüzleri katran karası kötü ve saldırgan insanlarla her karşılaştığında tarifi zor acılar çekmektedir. (s.73) ‘Şimdi İsyan Şimdi Ateş’in her dizesinde şairin asla bireysel olmayan acıları okunuyor. İnsan, boşlukta durmaksızın düşmekte, dibi olmayan bir kuyuda bitimsiz düşmelerle sarsılmaktadır. İçten içe ve sessizce ağlayan da şairin ta kendisidir, tıpkı gökyüzünden vazgeçmediği gibi umudu da terk etmez. “Her gün bir yanlışlık getirir / okyanusu düşünsek boğuluruz / kendimizi bırakıp gideriz başkasına / yarım kalan aşkları unutmaz hiçbirimiz.” (s. 74)
Veysel Çolak, insanlık için en gerekli bulduğu isyanı, evrenin dört ana maddesinden olan ateşle ve sonsuz bir bütün olan zamanın gerçek kabul edilebilecek tek haliyle, şimdiyle sınıyor. Kızgın demirin çeliğe dönüşmesi gibi… Okurların her birinin payına düşen ise acısına dayanmanın güç olduğu birer alaz… Bu, okudukça yanmak, yandıkça anlamak değil de nedir?
Kaynak: Veysel Çolak, Şimdi İsyan Şimdi Ateş, Hayal Yayınları Şiir Dizisi, Temmuz 2020, İstanbul.
- sayıdan