tren mi hızlıyoksa bırakıp giden mi?
“Abla, kusuruma bakma ama neden ağlıyorsun?”
“…”
“Abla iyi misin?”
“….”
“Abla”
“Pardon anlamadım. Bir şey mi dediniz?”
“Ha abla kulaklık mı vardı kulağında. Niye ağlıyorsun diye soruyordum ben de.”
“…”
“Canını sıkma abla. Bu hayatta hiçbir şey için ağlamaya değmez.”
“Önemli bir şey yok. Teşekkür ederim. Size iyi yolculuklar…”
“Haaa ablam hele önemli bir şey değilse hiç değmez ağlamaya. Sıkma canını. Ne gerek var, ağlıyorsun. Güzel gözlerine yazık!”
“Teşekkür ederim. İyi yolculuklar”
“Vallahi abla bak boşuna üzülüyorsun. Nerede oturuyorsun? Kimisi iş için sabah gidip akşam dönüyor. Sen de her gün gidip geliyor musun? Bu hızlı trenler çok iyi oldu. Sürekli gidip geliyorum ben de. Üniversiteye başladım bu yıl…”
Ah yeter! diye bağırsam anlar mı? Konuşmak istemediğimi fark etmesi için daha kaç kez teşekkür etmem gerekli? Ne desem beni rahat bırakır ki? Durduramadığım gözyaşlarımın sebeplerini, yaşadığım rezilliği anlatsam hazmedebilir mi? Hayat arkadaşım ile çocukluk arkadaşımın münasebetini çok acı bir şekilde yakaladığımı söylesem bu münasebetsize, benimle konuşmayı keser mi? Eşim dediğim adamın para uğruna çevresiyle bir olup bana attığı itirafları kabul edebilir mi? Tamam, abla acın büyükmüş, ağlamaya değermiş deyip ağlamama izin verir mi? Gerçekten değer mi?
Meraklı insanların bitip tükenmeyen sorularından, yaşadığı hayatı en doğru kendilerinin yaşadığını sanarak ahkam kesip akıl vermeye çalışanlardan, herhangi bir soru sormadığın halde fikir vermeyi kendilerine görev bilenlerden, yaşına, karşı tarafı tanıyıp tanımadığına, olayların iç yüzüne bakmadan sürekli bir şeyleri tavsiye edenlerden, bıktım hepinizden… Siz ve sizin gibiler yüzünden bitti evliliğim, ama sizler bir bitmediniz. Kocama akıl verdiniz, yetmedi beni fişteklediniz. Bense şuan olduğu gibi sustum, dinledim… O zaman da yeter artık diyemedim. Yetmedi, benim evimde kocamın koynuna girdiniz… Hayatımı yitirdim, kendimi yitirdim yine de size yetemedim. Bunca yıllık evliliğimi en yakınım dediğim kadının ellerine verdim.
Kulaklıklarım hala kulağımda olduğunu görmesine rağmen durmadan konuşuyor. Ayıp olmasın diye yarım yamalak dinlediğim, dünyayı fethettiğini sanan hiç tanımadığım bu kıza bile müsaadenle biraz dinlenmek istiyorum, susar mısın diyemiyorum. Yuvamı yıkanlara da hiç bir şey diyemediğim gibi… Kız konuştukça ağlamaya daha şiddetle devam ediyorum. Bunu gören bu güzellik daha da hiddetleniyor, bana tavsiyeler veriyor. Dediklerinden etkilendiğimi sanıyor. Ah çıldırmak üzereyim. Ağzımı açıp neden konuşamıyor, yeter artık diyemiyorum?
“…Değil mi abla?”
“Pardon duyamadım son dediğinizi”
“Kahve iyi gelir diyorum. Hah! Tren de durdu, restorana gidip kahve alacağım. Sen de ister misin abla?”
“Yok, teşekkür ederim. Ben biraz uyuyacağım. Başım çok ağrıyor.”
“E, normal güzel ablam. Ağlamaktan kan çanağına döndü o güzel gözlerin. Yazık, yazık! Üzülmeye hiç değmez. Güzel canını ne sıkarsın. Hem…”
“Teşekkürler. Size afiyet olsun. Ben artık uyumalıyım”
“Güzel ablam…” diyerek bir şeyler anlatmaya devam ederken gözlerimi yumduğumu görünce sesi uzaklaştı, çok şükür…
Haydaaa! Bacağıma değiyor şimdi de. Sinirle açıp gözlerimi tam “Yok artık!” diyecekken “Babaanne bak annemler burada. Hadi el sallayalım”
“Dur evladım, rahatsız etme ablayı. Bak uyuyor. Hadi, tren de hareket edecek şimdi.”
“Ya babaanne gidecek miyiz? Gitmeyelim, lütfen.”
“Ağlama yavrum konuştuk ya bunları, üzme beni.”
Gözlerim, kaygıyla dışarıya bakan güzel yüzün dizimdeki ufacık ellerine takılıyor önce. Sonra kafamı kaldırdığımda o yorgun, kırışık ve aşırı üzgün yüzle göz göze geliyorum.
“Kusura bakma kızım. Laf dinletemiyorum.”
“Yok, olur mu teyzeciğim. Hiç sorun değil. Hey yakışıklı! Neden ağlıyorsun bakalım.”
“Annemle babam gelmiyorlar bizimle.”
Teyzeye bakıyorum. Trende ağlayan bir benken önce iki şimdi de üç oluyoruz.
“Teyzeciğim buyurun gelin oturun. Yanımdaki arkadaş restorana gitti. O gelene kadar soluklanın” diyorum.
“Sağ ol kızım, yerimiz neresi bilmiyorum ama yorgun görünüyorsun dinlen sen de. Yalnız rica etsem biletimiz bu. Nereye oturmamız lazım söyler misin?” diyor.
İşte diyorum kimi asla anlayamıyor seni, kimisi iki dakikada sessizce acını paylaşıyor.
Bilet yanımdaki iki boş koltuk için. Orayı gösteriyorum, teşekkür ediyor üzüntüsüne rağmen bütün nezaketi ile. Titreyen yaşlı ellerine torununun avucunu yerleştirip “hadi yerimize geçelim” dese de torun yanımda oturmakta ısrarlı. “Müsaade ederseniz arkadaş gelene kadar otursun” diyorum. Gelecek olan arkadaş başka birinin kafasını şişirmek ile meşgul anlaşılan diye düşünürken, bu ufak yakışıklı ile konuşmaya başlıyoruz. Nasıl tatlı bir çocuk… Masum yüzüne baktıkça içime alıp sokasım geliyor. İnsan neden bırakır bu masumu diyorum. Kızgınlığım içimi kavuruyor, yanıyorum. Yavaşça teyzeye bakıyorum. Bu kez onun gözleri yollara dalmış, bırakıyor gözyaşlarını akan raylara. Batan güneş yeşilin tonlarını yansıtıyor cama. Hava sıcacık belki ama titremesi içinin üşüdüğünden, belli… Sessizce için için ağlıyor.
Çocuk bir süre daha konuştuktan sonra başını bana yaslayıp uyumaya başlıyor. Teyze fark edince “kusura bakma alayım kızım” diyor. “Yok, bırakın uyusun. Kuş gibi zaten bir rahatsızlığı yok” derken birden “Anne babası ayrıldı. Çok uğraştık ayrılmasınlar diye. Neymiş sevgileri bitmiş. Bir de yetmezmiş gibi ikisi de bakmak istemiyor bu sabiye. Bıraktılar bu sabiyi, kendi hayatlarına gideceklermiş. Herkesin bir hayatı varmış. Kalkıp geldim bu yaşlı halimle siz bakmazsanız ben bakarım dedim. Aldım gidiyorum memlekete. Ama nasıl bakarım inan bilmiyorum. Halim belli.”
O ağlarken duran gözyaşlarım yeniden hareketlendi. Kalbim kapana sıkışmış kuş misali… Kucağımda uyuyan torunun sessiz nefesi…
- sayıdan