Bana ne kaldı dostluktan başka! Yitip gidiyor ellerimden tüm sevdiklerim. Hani benim dediklerim nerede? Ya benliğin içindeki benlere mahkum ettiklerim? Bir rüzgarda savruldu gitti. Her biri kuru yapraklar misali.
Onca yaşanmışlık. Bende kalanın yarısı hüzün. Ayrısı gayrısı yok. Yalanı, entrikası yok. Sadece yaşanmış onca güzellik arasında yüreğime bir ben gibi nakşedilmiş bir sevda taşır yüreğim. Her insanda olduğu gibi, her insana sırlandığı gibi. Ayna bütün gördüklerini sırlar, hep yansıtırmış. Bu yüzden aynaya bakan hep kendine bakarmış, kendini aynaya sırlarmış.
Ben de aynaya baktım, kendimi gördüm. Aynaya yansıyan yüzümde bir tebessüm vardı. Bu bakış vesikalık fotoğraf bakışıydı. Gözler aynanın sırrı gibi hüznü saklıyordu sevdasına. İnsan olma sevdasına. İnsan doğulmazmış, insan olunurmuş. İnsan olmak yüreğin bir kere sevdaya tutulmasında saklıymış. İnsan olmaya gör bütün sevdalar hüznü saklar yüreğine inan olsun. Son bir cümle kalır elinde; “Bana ne kaldı dostluktan başka?”
Yüreği yanmayan, yüreği pişmeyen anlamaz insanın dilinden. Yüreği bir kere sevdaya tutuşmayan konuşur da konuşur. Kurduğu bütün cümleler “ben” öznesine hapsedildiğinden insan kendi etrafında dönüp duran fırıldaklar gibidir. Rüzgâr esmeye görsün benlik iktidarlarında yükselir de yükselir. Rüzgâr bir kere kesilsin fırıldak sabit bir noktaya gözlerini diker bakar da bakar. Artık gördüğü sadece bir duvardır. Bütün duvarlar insan eliyle örüldüğünden kendine ördüğü duvarlara bakmaya mahkûm olur insan.
Ve bugüne dair ilk cümlen:“Elimde ne kaldı dostluktan başka?” olur. Dostluğun en büyük sevdan olur. Bütün sevdalarını dostluğunu kuşatırsın. “Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi için / Dost evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim.” diyen bir Yunus’un olur. Yunus gönüllerde yaşanır artık tüm sevdalar.
Hakkınca sevdama sakladım hüzünleri dersin. Yanmaya durursun. Yandıkça hafifler kuş kesilirsin. Kanatların insan yüreklerine taşır seni. Her bakışında bir kere daha görürsün. Her insanda yüzlerce ben, bir ben etrafında toplanmış. Yüzlerce ben, bir bene dönüşmüş, dönmeye durmuş. En küçük zerredeki atom misali dön ha dön.
Gözyaşları yaşadığına hükmetmiş. Her gözyaşı bir gülücükte tamamlanmış. İnsan sırrınca bilinmeyenler çoğalmış; insana yük olmamış. Aksine taşıdığı onca dünyalık kuruntudan, hasetten, kıskançlıktan ve dahi benlik hırslarından onu arındırmış. İnsan kanatlanmış. Uçtukça ufkun derinliklerinde dah bir ötesini görmüş.
Her insan bir ötesini gördüğünde, öteye baktığından muammanın hakikatinde aydınlığa kavuşur. İnsanın özü bilmek üzeredir. Bilme hakikati insanı, kendisini sınırlayan tüm prangalardan kurtarır. Şairin “Melâli anlamayan nesle aşina değiliz.” sözü hükmünce kalplerin kıpırdanmaya geçmesi de bir işarettir. Bu umuda dair bir gelecek muştusudur. Ve anlarsın en; “Bana ne kaldı dostluktan başka?” diye. Sen önce kendine dost, sonra insana ve cümle âleme dost olursun. Dost yüreğince bakarsın
Bir kere sevdaya kapılanmaya, bir dosta sarılmaya görsün insan hüzünlerde arınır. Gönüllerden merhamet, edep, vicdan, vefa, tevazu, sevgi, saygı lokmaları tadan insan zenginleşir. Bunca hazinenin vergisi ise sadece dost olabilmektir. Dostluğun sorumluluğunda insan hüviyet kazanır. Fıtratında artık sevdadan başka kazancı yoktur. Arif dillilerin, arif sözlülerin, arif gönüllülerin hikmeti “Ya dost, Hâk dost” seslenişinde aradığı cevabı bulmuştur. Okumaya yeni başlamıştır sadece..
Ne diyelim ey dost!.. Bize ne kalır bu dünyada dostluktan başka?
1. sayıdan