anne kedi

Hastane odasındaki elli iki ekran televizyonda gözlerini sonuna kadar açıp televizyona baksa bile hiçbir şey göremiyordu. Görüntüler ve sesler bulanık bir şekilde değişiyordu. Onunsa aklında tutamadığı sözler vardı, gerçekleştiremediği hayaller… Sürekli yaptıklarının ve yapamadıklarının muhasebesini yapıyordu yorgun zihninde. Neden kendi hayatında söz sahibi değildi sanki? İçine çekildiği yoklukta, sahiplenemediği kimsesizlikte neden istediklerini rahatlıkla yapamıyordu? Bu toplum baskısı dedikleri şey yüzünden neden ayaklarına prangaları kendi vuruyordu? Kimdi bu toplum, kimlerden oluşuyordu bu lanet kalabalık? Hiç tanımadığı insanlar neden bu denli söz sahibiydi Şermin’in hayatında? Neden bu zor günlerinde yanında kimse yoktu? Hem maddi anlamda hem de manevi anlamda yapayalnızdı. Zar zor karşılıyordu zaten annesinin hastane masraflarını. Toplum baskısını yaratan insanlar, neden hiç destek olmuyorlardı ona bu zor zamanlarında? Neredeydi o gürültücü yığın? Başkalarını düşünmekten ne kendini düşünmeye ne de annesinin çiçeklerini düşünmeye vakti vardı Şermin’in.
Annesine verdiği sözü bile henüz tutamamıştı üstelik. Neredeyse tüm çiçeklerini soldurulmuştu kadıncağızın. Annesi ise hastalığından çok çiçekleri için endişeleniyordu. Mecburen hayatında ilk defa annesine yalan söylemişti Şermin, sırf daha çok üzülmesin diye.
O gün hastanede annesi ona eli ile eğil, işareti yaptı. Sesi çok çıkmıyordu, cılız bir yavru kedinin sesini anımsatıyordu annesinin sesi. Bir şey dedi, anlamadı Şermin. Eğil mi demişti, gel mi demişti, hemşireyi mi çağırmıştı, ne demişti acaba dudaklarından dökülmemeye yemin etmiş kelimeler? Güçlükle konuşuyordu, nefesi ile düşünceleri arasında amansız bir savaştaydı annesi.
“Gel!” dedi güçlükle bu sefer de.
Bu sefer anlamıştı Şermin. Gel, demişti annesi. Sesi hiç çıkmıyordu zaten bu kahrolası hastalık yüzünden. Hırıltı ile nefes almak arasında bir yerde geziyordu kelimeleri. Nefesi düşüncelerini kelimelere vurmasına izin vermiyordu bir türlü.
Kalkıp oturduğu sandalyeden yanına eğildi Şermin, korku ile, heyecan ile, şaşkınlık ile, merak ile, ürkek… Ne çok şey geçti aklından, ne çok duyguya mezar oldu kalbi bir anda. Annesi apartmanın bodrum katında hamile bir kedi olduğunu, her gün iş çıkışı eve uğrayıp kediye mama ve su koyması gerektiğini, söyledi. Bütün bunları bir kerede nasıl söyleyebilmişti annesi? Garip, sorgular bir şekilde annesine baktı Şermin. Annesi parmağıyla şşt, yaptı. Aklı karışmıştı yine, daldan dala atlamıştı Şermin. Annesi bunu hemen fark etti. Kedinin neredeyse doğuracağına değindi,
“Bugün yarın doğurur zaten,” dedi.
Annesi çiçeklerden sonra bu sefer de kedi emanet etmişti Şermin’e. Bir canlı daha, bir yük daha, bir sorumluluk daha… Şermin nasıl bakacaktı ki kediye. İki günde bir annesinin evine uğrayıp çiçeklere bile bakmamıştı, bakamamıştı. Boşa giden ev kirası da cabası. Acaba annesine mi taşındaydı? Bugün, yarın derken aylardır hastanede yatıyordu zaten refakatçi olarak. Ah, lanet babası! Evi terk edip başka kadınla evlenecek ne vardı? Ne olurdu sanki şimdi annesine o baksaydı? İnsan karısı kanser oldu diye evi terk eder miydi hiç? Vefasız babası, sorumsuz babası, vicdansız babası, nankör babası… Annesinin bir böbreği ile sefa siren babası… Şermin babasına içinden yüzlerce kez söverek, annesinin kahvaltısını yaptırdı. Nöbeti devralan hemşirelere annesini emanet edip işe gitti. Zaten artık arkadaş gibi olmuştu hemşirelerle.
Kediye mama koymak için iş çıkışını sabırsızlıkla bekliyordu Şermin. Zaten neredeyse üç ayı bu hastane ile evi arasında mekik dokumakla geçmişti. Ona da bir heyecan olacak, hayatına bir renk, bir anlam katacaktı bu durum. İşten çıkış zamanı yaklaşıyordu. Bıkkınlıkla bilgisayarını kapatıp, masasını topladı. Hemen Nermin Hemşire’yi aradı.
“Nermin, annem nasıl?” diye sordu.
Gelen cevapla üzülse miydi, sevinse miydi bilemedi.
“Aynı işte, bıraktığın gibi,” demişti telefonda Nermin Hemşire.
“Bugün bir yarım saat gecikeceğim, annemin eve uğramam lazım. Gelirken de gece atıştırması için en sevdiğimiz kurabiyelerden alacağım,” dedi minnetle.
Vedalaşıp kapattı telefonu. Mesai bittiğinde heyecanla annesinin evine gitti. Eski patlak bir tekerleğin ortasına eski bir kazak koymuştu annesi. Aklına gelmişti bir anda, kolu delinmiş eski kazağı. Eski kazağı şimdi bir kediye sıcak bir yuva olmuştu. Annesinin attığını zannetmişti yıllardır. Oysa saklamıştı annesi, kızının tüm çocukluk anılarını tek bir kazakla saklar gibi. Anılar gözlerini nemlendirmişti Şermin’in. Kazağın üzerindeki geyik işlemeleri hala duruyordu. Lacivert kar taneleri de hala duruyordu. Anne kedi mutlulukla kazağın üzerinde geriniyordu. Kar taneleri yavru kedilerin patileri arasında bir yanıp bir sönüyor, adeta göz kırpıyordu Şermin’e. Tekerleğin içinde iki kap vardı, ikisi de boşalmıştı. Kaplardan birine su koydu diğerine ise mama koydu. Anne kedi zorlukla ön patisinden güç alarak kalktı, dönerken. Yeni doğurmuştu herhalde, çok yorgun görünüyordu. Su kabına bakıp, ardından mama kabına başını çevirdi. Mama kabındaki mamaları yedi bir güzel, dört yavrusuna süt olsun diye. Ağzı kurumuş olacak bir kaç damla da sudan dilini hızlı hızlı sallayarak yaladı. Başını yine yorgunlukla yana çevirip uzandığı yerden sevgiyle, şefkatle baktı Şermin’e. Ayakta kalacak mecali de yoktu zaten. Kedinin bu garip, umursamaz tavırları, yemek varsa yerim yoksa yemem, kimseye minnet eylemem tavırları Şermin’i çok şaşırtmıştı. Kediler ne garip hayvanlar, diye düşündü bir an.
Artık yeni bir sorumluluğu vardı bu orta yaşlı bekar kadının. Bir canın hayatı onun ellerindeydi ve aynı zamanda yavrularının da. Belki de ismi bilinmeyen gizli bir kahramandı kim bilir. Annesinin sayesinde artık bir kahraman olmuştu. Annesini hatırladı bir an, ölüm döşeğinde bile yaşam sunan annesini. Annesinin yanına gidip uyuması için annesinin en sevdiği, belki de hayatını özetlediği türküyü söyleyecekti yine.
“Pencereden kar geliyor aman annem
Gurbet bana zor geliyor
Gurbet bana zor geliyor aman annem
Gurbet bana zor geliyor ben öleyim…”
Ne buluyordu annesi bu türküde bu kadar, her gün tekrar tekrar söyletecek kadar? Bir türlü akıl sır erdiremiyordu Şermin.
Gel zaman git zaman kediye mama ve su koymaya devam etti Şermin, annesine olan son görevini tamamlayıp. Belki de bir gün bir yakayı süsleyecek olduğunu bilmeyerek çekildiği son vesikalık fotoğrafını götürüp kırtasiyeden çoğalttıktan sonra yakasına takıp… Tabii dört bebeğine de hiç dokunmuyordu. Bir yerlerden duymuştu anne kedilerin yavrusuna dokunulduğunda, insan kokusu aldığı için emzirmeyi reddedip terk ettiklerini. O yüzden asla yavru kedilere dokunmadı bu bakım süresince. Anne kedi ise her zamanki asil, burnu yere düşse almaz tavırları ile yürüyordu mama kabına doğru.

2 sayıdan

Similar Posts

  • Ayakta Ölmek

    Dağınık gözlerdesaklanmıyor ağlayan yürekkurumuş yaprağınrüzgara direnişi dalındaallaşan yüzün kızarışı gibi… Aklında ölümsüzlükyem olunmuşluk serçeyegüneşi ellerinde tutupvolkanı gölgelerkenyine de buz dağındatitremek gibi… Bulanık sulardagözlerini görmek,ezerek umutsuzluğudimdik yürümek,ayakta ölmekağaçlar gibi… 4. sayıdan

  • Ben Hüzün

    dalgınlığımsessizce dağılırken kuru bir gölgededökülüyordu yapraklarsararıyordu ayak izlerim Ankara’da bir sonbahar Ayrancı yokuşundan silinenhüznü bol bir geceniniçinden geçip sarılırkenkayıp zamanların kalbinde nasıl özlüyordu koyu karanlık bakışlarınıhüznü bol bir gecenin

  • On Altı

    Profesör gözlerini açtı. Işık gözünü alıyordu. Koluna bağlı olan serumu ve başında bekleyen beyaz gömlekli iki hemşireyi zor seçebildi. Şimdilik tek hatırlayabildiği en son dumanlı bir odada bulunduğuydu. Doktorlar olanları anlattı, üzerindeki şoktan kurtulmaya çalışıyordu. Anlattıklarına göre bir deney üzerinde çalışırken patlama sonucu iki gün boyunca komada kalmıştı. Sanırım birkaç gün daha hastanede kalmalıydı O…

  • şiir’im mısra’m

    düşünsellikteyimkalbimin bir köşesinde yerinsevgiye susayan çiçeğimsaksımda kurumaya yüz tutmuş güneşe hasret karanlığımvirajlı yollardapatikalara sığındığımaydınlıklarda karanlığım kendimde kendimi bulduğumkuytularda birikeniçime nur dolan suyumhayatımın dizelerinde yağmurun şefkatibeni sana sağanak yapankuruyan dudaklarımdasözcüklerin anlamı kovalar zamankoşar ömrümufukta bir şafağanida arayan gecelerde derin okyanus yüreğimgüneş ışıltısını saçargideceğim düşlereakar ömür en mutlu anlara güfteler ay ve yıldızlardanaçılan her kapımdasenmişsin gibi gelenyanağımda ki buse de ellerin ellerim yüzün…

  • kelebek mutluluğu

    kendi içime çekilmiş sürgünlerdeyimuzaklaşmaktı belki de niyetimhoyrat zamana karşı bu bir dik duruşsönmemiş içimde taşıyorum insanı bıkmadan sinüsleri dolu bu dünyadayeterince özgür acayiplikler varacıyanlarımız gibiacıyanlarımız söndürüyor gözümüzdeki ferirüyaların işgalinde uykular bu yüzdenhep bir keşif halindeyiz rüzgârın diline dolanan sayfalar uçuşuyorhiçliğin uğultusundaböyle bir an yaşamak da varakıllara ziyanayağa takılan taşları dizmek de var an olur ve…

  • Senice

    senden evvelöylesine geçiyordu zamanyiyorsun içiyorsunişin oluyor olmuyorzor ya da kolay yaşıyorsunyıl aygün ve geceömür tüketmece sen gelinceyani yanımayani canımayani içimde dolaşıncadeğişti zamanyemek öyle bildiğin gibi değilelli gram bazen çok bazen az geldiyaşamak oldu seninle aldığım her nefesömür ne gün ne gecesadece ve sadecesenice ve anladım kitaşa can verir heykeltıraştualinde dünyayı dolaşır ressamşifa bulur hastave ateş…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir