genç bir şaire mektup – 3 / bir şiir yarışması

Nazım Hikmet’i ayrı sayarsak, bana göre Türkçe şiirin yükselişe geçmesi, 1930’ardan sonra başlar. Şu üç olay çok önemli. Birincisi Dağlarca ve üç şiir kitabı (Havaya Çizilen Dünya-1935, Çocuk ve Allah-1940, Çakır’ın Destanı-1945 ), ikincisi Garipçiler ( 1941 ), diğeri 1946’da yapılan şiir yarışması. Yarışmada dereceye giren üç şiir, şimdi bile ayaktadır ve de aşılamamıştır.

  1. Otuz Beş Yaş – Cahit Sıtkı Tarancı ( 1910 – 1956 )
  2. Gâvur Dağlarından Rivayet – Cebbaroğlu Mehemmed
    Attila İlhan ( 1925 – 2005 )
  3. Çakırın Destanı’ndan – Fazıl Hüsnü Dağlarca ( 1914 – 2008 )

Bu şiirler 1946 yılında, CHP gibi köklü bir siyasal partinin açtığı şiir yarışmasında (İlk ve son) dereceye giren şiirlerdi. Bu yarış aynı zamanda CHP’nin şiire verdiği önemi de göstermektedir. Burada işin çarpıcı yanı, aşağıda vereceğim seçici kurul üyeleridir:

İbrahim Alâettin Gövsa (Başkan) – Yahya Kemal Beyatlı ( Hastalığı nedeniyle katılamamış, ancak yazılı olarak düşüncesini bildirmiştir.) – Behçet Kemal Çağlar – Nurullah Ataç – Kemalettin Kamu –Ahmet Hamdi Tanpınar – Ahmet Kutsi Tecer – Necmettin Halil Onan (Bu liste Dil Devrimi savaşımcısı, yazar Ahmet Miskioğlu’nun Sait Faik ve Yeni Türk Edebiyatı – 1979 adlı kitabından alınmıştır. ) Seçiciler kurulu kararlarını bir bildirge ile ilgili yere bildirmiştir. Burada ilgi çeken nokta, seçiciler kurulunda görev alanların, o yıllarda en önemli ve saygın edebiyat adamları olmasıdır. Bu durum tartışmasız kabul görmüştür.

  Bu yarışta kazanan şiirlerde, göze çarpan ortak özellik, sırma saçlı, badem gözlü sanal sevgililer bırakılmış, yerini insanın kendine dönüşü almıştır. Hepsinde düşlerin yerine gerçekler dillendiriliyor. Otuz Beş Yaş, insanın yaşamla hesaplaşması, bu hesaplaşmada kendini başköşeye oturtması gözlemlenir. Ölümle burun buruna hissedersiniz kendinizi. Çok lirik bir şiir. Her insan kendinden bir şeyler bulabilir bu şiirde. Yer yer melankolik bir hava bizi ürkütse de, şiirden vazgeçemiyoruz. 

   Cebbaroğlu Mehemmed Anadolu olgusunun, İstanbul mitinin önüne geçmesidir. Türkiye artık sadece İstanbul değildir; Anadolu da vardır. Ve Anadolu insanının başkaldırısı… Artık her şeyi kendine mal eden İstanbul, Anadolu’nun görünmez kahramanları ile yüzleşme durumundadır. Gâvur Dağları’nda yaşanan onlarca kahramanlığın bir tanesi yakalanmıştır burada. Bu küçümsenemeyecek bir girişimdir. Hele bunu dillendirenin adı sanı duyulmamış, tıfıl bir liseli olması … 

   Gerçi Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı ile 1941 yılında destanlar yolu açılmıştır. Ancak her yanı destanlık olaylarla dolu Anadolu’nun işlenecek o denli çok konusu var ki … Büyük İskender döneminden ( İ.Ö. 330’lar ) başlayarak, Roma, Bizans dönemleri, Haçlı Savaşları (Aralıklarla iki yüzyıl sürmüştür), Osmanlılar dönemi… Yüzlerce destanlık olay yaşanmıştır.  Daha ancak yolun başında sayılırız. Osmanlıların son yıllarından başlarsak, ilkin Allahuekber Dağları’nda bir tek kurşun sıkmadan, bir tek kılıç sallamadan donarak ölen Mehmetçiklerin ( Tarihçilerin söyledikleri rakam doksan bin asker ) tragedyalarından başlamak gerekir. Burada, soğuktan ayakları donan ve narkozsuzluktan, donan ayakları narkozsuz kesilen dedem Topal Zeki’yi anmadan geçemeyeceğim.  Yemen çöllerinde susuzluktan, sıcaktan ölenler, Filistin cephesinde İngilizlerce kandırılan Müslümanlarca, arkadan kurşunlanarak şehit edilenler… Çanakkale’de vatanseverliğin en görkemli örneklerini veren adsız kahramanlar… Batılı saldırganların, emperyalizmin en amansız, en haksız, en acımasız güçlerinin karşısında onurluca direnen insanlarımız.  Ya İstiklal Savaşı … Anadolu’nun içe ve dışa karşı müthiş başkaldırısı … Kore’yi de unutmamak gerek. ABD’nin uydurduğu Komünizm korkusu, beş binden fazla Mehmetçiğin yarısının ölümüne neden olmuştur. (1950 yılları Demokrat Parti, Menderes zamanı) Nerede , ne için savaştığını öğrenemeden ölen gençlerimiz …   Bunların destanları yazılmayı bekliyor. Ve ben savaşları sevmiyorum.  

    Üçüncü seçilen şiir, adı bilinen, ünlenmiş Dağlarca’nın Çakır’ın Destanı kitabından bir parça … Dağlarca hemen hemen bütün şiirlerinde olduğu gibi bu şiirinde de İnsan - Tanrı ikilemi içinde dolaşır. İnsanın ne olduğu sorgulanır. Yaşamla ölüm arasında Tanrı’ nın neresindeyiz? Neresine dek ulaşabiliyoruz  Ve ölüm karşısında Dağlarca, Cahit Sıtkı gibi korkar durumda değil, ölümsüzlüğü arar gibi …  Doğrusu bu şiir de alışageldiğimiz şiirlerden değil. Bizi düşünmeye zorluyor; rahatsız edecek derecede zorluyor. Diyebilirim ki bu şiir özellikle şairin kendisi için yazılmış, okuyucunun bir tat alıp almaması pek düşünülmemiştir. Bu üzerinde durulması gereken bir başka durumdur. 

   Özetlersek sözünü ettiğimiz üç şiir de, ilk bakışta yadırganacak, alışıla gelenin dışında, farklı havada şiirlerdir. Her zaman her yerde okuduğumuz şiirlere benzememektedir. Üstelik bilinen şiir kurallarına da pek uygun değiller. Denilebilir ki, bu şiirler, şiir severlerin ezberlerini bozan öncü şiirlerdir. Burada o yarışın seçici kurulu da ( jüri )  çok önemlidir bence.        

     Ben bu arada 1947’de yazılmış bir başka şiirden daha söz etmek istiyorum.  Turgut Uyar’ın  Arz- ı Hal  şiirinden. Şiirde İslam öğretisine çok ters bir söylem gözlenir. Dinsel inançlardan ayrı bir başkaldırı şiiri. Yalvarmalı değil, tam tersine diklenmeli. Nurullah Ataç bu şiiri okuduktan sonra “Zarımı Turgut Uyar için atıyorum!“ demekten çekinmemiştir. O yıllarda Ataç’tan böyle bir övgü almak, ödüller üstü bir ödüldür.        
 CHP’ nin şiir yarışı yıllarında çok etkin bir kültürel hizmet veren, Tercüme Dergileri’ nden ve Doğu’dan Batı’dan çevrilen klasik kitaplardan söz etmeden geçemeyiz. O dönemin önemli bir kültür adamı olan Hasan Âli Yücel, CHP’nin Milli Eğitim Bakanı idi. Diyebilirim ki bu ad ve onun eğitim hizmetleri, ülkemizin düşünce üreten insanlarının yetişmesini sağlamış, ülkemize çağdaş  demokrasi yolunda, yadsınamaz katkılar getirmişti. Eli kalem tutan bütün insanlarımız, sağda olsun, solda olsun, o dönemden nasiplerini almış kimselerdir. Şimdi hangi şairimiz, Yücel zamanında  yayımlanan Tercüme Dergileri içinde yer alan Şiir Özel Sayısı’nı görmezlikten gelebilir? O özel sayı daha aşılmış değildir. Zamanının bütün önemli şairlerinin, yazarlarının, çevirmenlerinin emekleri vardır o özel sayıda. Klasik eserlerin çevirilerinden önce Firdevsi’yi, Dante’yi, Goethe’yi, Erasmus’u, Thomas Moore’ u, Konfüçyüs’ü, Buda’yı bilen kaç kişi vardı?  Gogol’u, Descartes’i, Voltaire’i, Sadi’yi, Shakespeare’i, Platon’u, Homeros’u okuyan duyan var mıydı? Vergilius’u, Sappho’ yu kaç şairimiz okumuştu? Bunlar okunmadan hanyayı-konyayı anlamak mümkün mü? Hele kişinin özgür düşünceye ulaşması olası mı? Kafasının ışıklanması sağlanabilir mi? Denilebilir ki, medrese kültürünün yanında farklı düşüncelerle, o dönemde yoğun bir biçimde tanıştı toplumumuz. Nasıl da oburca, merakla, heyecanla okuyorduk? Kitap altın değerindeydi bizler

için; okumayı yazmayı bilen insanlarımızca. Kitabın altın yılları … Şimdileri düşündükçe içim kararıyor…

  Ben İstanbul’a üniversitede okumaya geldiğimde, İstanbul bir buçuk milyon bile değildi. ( 1953) Zorlayıcı bir kural yoktu ama, Beyoğlu’nda sakallı, kravatsız dolaşılmazdı; üstü başı dökülenleri ayıplarlardı. Taşralılar, kısa zamanda İstanbullular gibi konuşmaya, giyinmeye  davranmaya özen gösterirlerdi. İstanbullu kentine sahip çıkardı. Bunu her yerde çekinmeden gösterirlerdi. Özetle İstanbul, taşralı üniversiteliler için ayrı bir okul idi. Ve biz bu okulu severdik. 2. Büyük Savaş’ın yoksulluklarının yerini bolluk, bereket almaya başlamıştı. Öğrenci bütçemizle (Ben ayda 125 lira burs alırdım.) İstanbul’un en pahalı gazinosu Taksim Kristal’de 10-15 lira arasında biranızı içer, Saz Heyeti’ ni dinler, ünlü şarkıcıları alkışlar ve de en önemlisi, seyrine doyum olmayan dansöz Nana’yı iki metreden izlerdiniz. Saz heyetleri mi? O günleri yaşayanlar iyi bilirler; bence assolistlere sıra gelmeden başlayan saz heyetlerinin fasılları, nota bilmeyen kimseler için müzik kulağı yetiştiren birer okuldu. Tepebaşı Gazinosu’nda keman sesli Sabite Tur’u, Perihan Altındağ’ı, yeni yeni parlayan Zeki Müren’i dinlerdiniz. (Ki bazen bu şarkıcılara, büyük bestekâr Selahattin Pınar eşlik eder, onlarla birlikte şarkılarını söylerdi.) Küçük Çiftlik Parkı’nda Hamiyet Yüceses, mikrofonu bırakır, ışıkları söndürtür, müthiş güçlü sesiyle MAKBER şarkısını okurdu. 

   Benim ilk iki yılım Tarlabaşı’nda bir pansiyonda geçti. Ve beş yıllık Teknik Üniversite’yi ( İTÜ) ancak yedi yılda bitirdim. Keşke on yılda bitirseydim… Nedeni Tarlabaşı … Çünkü Tarlabaşı, İstanbul’un eğlence dünyasının günahını çeken sihirli, şiirli bir semt idi. Züğürt ama onurlu, kişilikli, şiirli insanların yanında, barların, sazların, fuhşun ezdiği, posasını çıkarıp attığı, çaresiz insanların duyulmayan ezgileri içinde, kendi kurallarını kendi koyan ve de yıkan bir büyük olgu Tarlabaşı… Çok dilli, çok dinli ve de dinsiz, adsız bırakılmış, toplum dışına atılmış, unutulmuş ya da göklenmiş insanlar… O göklenen insanların zaman içinde hiçleşmesi, yürek burkan tragedyaları … 6 – 7 Eylül Olayları, Rumların göçü … Cahide Sonku gibi tiyatroların güzeller güzeli Cahide’ si ve onun insanı ağlatacak sonu … Şair, aktör, film yapımcısı Orhon Murat Arıburnu’nun parasızlık içinde geçen son yılları … Bir Hataylılar gecesinde kadeh tokuşturduğum Arıburnu… Dansöz Ayşegül Nana’ nın İtalya’da sonlanan acıklı öyküsü … Eğer Tarlabaşı’ nın romanı ya da romanları yazılmazsa, ben İstanbul romanının yazıldığını söyleyemem. Türk romanı eksik kalır bence.   

    Teknik Üniversite yıllarımda, İstanbul’da iki önemli edebiyat dergisi vardı. Yaşar Nabi Nayır’ ın VARLIK Dergisi ile, Hüsamettin Bozok’ un YEDİTEPE Dergisi … Varlık’ ı izlemeyen şairlerle dalga geçilirdi. Bu iki dergi arasındaki önemli fark, Varlık’ın biraz gelenekçi olması, Yeditepe’nin ise gözünün tuttuğu gençlere, yenilikçilere yer vermesi idi. İlhan Berk, Arif Damar, Edip Cansever daha çok Yeditepe’de görünürlerdi.1967 - 68’li yıllarda benim de şiirlerim yayımlandı orada. (Sabahattin Topaloğlu adıyla) Başka edebiyat dergileri de vardı doğal olarak. Ancak 1955’lerden sonra önemli gazetelerde, 15 günde bir edebiyat sayfaları yer almaya başladı. Anımsadığım kadar, Dünya, Cumhuriyet, Vatan, Tercüman … gazeteleri başı çekiyordu. Bu bir  gereksinim sonucu idi sanırım. Bence edebiyat tarihçilerinin bunu incelemesi gerekir. Edebiyat sayfalarında, şiirin yanında küçük öyküler, eleştiriler, sanat haberleri yer alırdı. O dönemin ünlü edebiyatçıları bu sayfaları, bir yarış havasında, ancak edebiyat sevgisi içinde yönetirlerdi. 1958 yılında, Ayhan Hünalp’ın yönetimindeki Tercüman Sanat Sayfası’nda iki şiirim yayımlandı. Melih Cevdet Anday resmi olmasa da bu çalışmanın başındaydı. O dönemde Tercüman gazetesinde köşesi vardı; sürekli yazardı. Odaları Peyami Safa ile yan yana idi. Sonra Melih Cevdet beni görmek istemiş, gittim görüştüm. Garipçilerin Şair Anday’ı birilerini övecek yapıda bir kişi değildi. Hele benim gibi bir üniversite öğrencisini. Ama beni yüreklendirici sözler söyledi. Sanat sayfasında Topaloğlu soyadıyla yayımlanan ve Melih Cevdet’in ilgisini çeken iki şiirimden biri olan, “ BAŞKA“ adlı şiirimi ilk kitabım  Akdeniz Delisi’ nde ( 1988 / S: 7 ) onun adına sunmuştum.  


 İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bir Sanat Kulübü vardı. Başkanımız şiir yanında, mizah öyküleri yazan Özdilek Erdem idi. Sanata gönülden bağlı biriydi. Kişisel çabası ile DİYELİM adlı bir edebiyat dergisi çıkardı bir süre. Kaç sayı çıktı, anımsayamıyorum şimdi.  Benim de bir şiirim o dergilerden birinde yayımlanmıştı. Sanat Kulübü, zamanının ünlü kişilerini davet ederdi. Onların konuşmalarını dinler, sorular sorardık. Aklımda kalan birkaç adı vermek isterim. Sigarası dudaklarına yapışmış gibi duran Reşat Nuri Güntekin… Ülkemizde romanı sevdiren bu adam, biraz mahcup, utangaç gelmişti bana. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu yazarı Peyami Safa… Sanki güneşte kurutulmuş, kadidi çıkmış bir insan görünümünde idi. Konuşurken, bu ufak tefek insanın nasıl büyüdüğünü onda gördüm. Yaşar Nabi Nayır… Edebiyatımıza ve şiirimize emeği yadsınamayacak derecede olan bu dergicimiz, biraz fazla ciddi  duruşlu idi. Sait Faik ile ilgili öykü pazarlığı, bana çok ilginç geldiği için bir yerde yazmıştım. Çok şık giyimli gazeteci Bedii Faik … Bedii Faik Dünya gazetesinin fıkra yazarı idi. Falih Rıfkı Atay’la birlikte Demokrat Parti’nin en amansız karşıtları idiler. Bedii Faik’in unutamadığım bir fıkrasını    burada sizinle paylaşmak istiyorum:

        Adamın biri sokakta Demokrasi ile karşılaşır. Şaşkınlık içinde sorar : Yahu, sen ne arıyorsun buralarda? Demokrasinin yanıtı şu:

Efendim ben turisttim …

    Aradan elli yıldan çok geçti; ama fıkranın geçerliliği sürüyor. Ve Demokrasi ülkemizde hâlâ turist …

    Ya favori şairim Attila İlhan … Kırmızı uzun kaşkolu, balıkçı yaka kazağı ile Attila İlhan …Hep kadınlı erkekli avenesi ile gördüm onu. Fiyakalı gelir, fiyakalı giderdi. 

  Ve baş müzisyenlerimiz de Ayten Alpman - İlhan Gençer ikilisi idi. 15 günde bir cumartesileri öğleden sonra onların konseri olurdu.

  Yazımı bitirmeden Beyoğlu’ndan bir iki resim vermek isterim. O yıllarda bir sinema kültürü vardı. Tiyatro yanında sinemalar da önemli bir eğlence odağı idi. Öğleden sonra Beyoğlu’nda dolaşırken, artistlerle, aktörlerle burun buruna gelirdiniz. Selam verdiğinizde, ya da gülümsediğinizde onlar da karşılık verirlerdi. Muzaffer Tema ile yan yana gezen güzel artist - dansöz Leyla Sayar’ı tertemiz giysiler içinde izlerdiniz. O yıllarda Yeni Melek sineması yeni açılmıştı. 16.30 matineleri (Biz dört otuz matinesi derdik) ayrıcalıklı bir eğlence idi. Bir gün aynı sırada sesi ve güzelliği ile Taş Bebek diye ünlenen Gönül Yazar’ı, erkek arkadaşı ile görünce şaşırmamıştım; olağan gelmişti bana. Şimdiki Beyoğlu’ nu düşündükçe, o yıllar için, Beyoğlu’nun yitik yılları diyeceğim …Daha doğrusu yaşanası yılları…


                                                              Sabahattin YALKIN
                                                              Mayıs. 2010 / Feneryolu - İstanbul

Similar Posts

  • gölge, günah ve kedi: aslıhan tüylüoğlu

    Aslıhan Tüylüoğlu, edebiyat yolunda uzun mesafe koşucusu olan bir edebiyat emekçisi. Kadın duyarlığıyla toplumsal, bireysel sorunları, açmazları şiirlerine taşıyan bir şair. Yaşamın içinde düşündüğü, sorguladığı zamanı, insanla, doğayla ne varsa biriktirdiklerini heybesine dolduruyor. Taşıdığı, ağırlığı olan bu yükler o kadar fazlalaşıyor ki dirimsel kaleminden dizelere düşüyor. Yaşamın sıkıntıları, acıları, aşkları, yalnızlıkları, umutları, umutsuzlukları dile geliyor;…

  • Sessiz Sedasız

    Ses-akıttığım ilk yetinme değildirSiz-içinde kaybolduğumanlamsızlığa bırakılmış ütopyam Sessizliklebin yıl oldusürgün edildimUyumsuzluklarımdan doğdumUyduklarımdan öldüm OSon-suz- Ezile ezile unutmaya zorunlu kılınmışAdsız diyarsız boşlukSevildiğimi duymadan seviştiklerimin ağusudurSeni_alt bir tire atarak özleyenler(Seviyorum)parantezidir başıboş inanmaların Yanılgı!yılanların yüz yıldır koruduğu gömüAçiçinden safi yalnızlık çıkar Hayatı askıya bırakanHer cümleye kırgınım Yüzünüzden tebessüm eksik olmasın.Kelebekler uçuşsun karnınızda.Papatyalar hep seviyor da kalsın. Bu gece…

  • Yasak Elma

    “Kız, gözü kör olası, kalk sobaya odun yedir.”“Sancım var anne, yerimden kalkamıyorum.”Annem terlik fırlatıyor kafama. Ben de günahımı tuta tuta odun atıyorum sobaya. Sonra gidip yatıyorum divana. Gözlerim takılıyor anamın topuklarındaki derin çatlaklara. Cenin şeklinde büzülüp “Anne elma var mı?” diye soruyorum.“Kız para mı var, yarın alırız ancak.” diyor.Canım kaç gündür elma çekiyor. Hararet içimi…

  • yol günlükleri 17. Ankara Kitap Fuarı

    (18-27 Mart 2022, Congresium, Ankara)‘’Kalbinize iyi gelenlerle yürüyün’’ sözünün güzelliğini yaşatan bir güne açtık gözlerimizi. İzmir’den bahar havasıyla yola çıkmıştık. Ankara’da kar yağışıyla karşılandık. Akdoğan yayınevi sahibi Kamil Akdoğan gelene kadar kar görme sevincimizi dolu dolu yaşadık. İçimizdeki çocukların dans ettiği anlara şahit sabahın ayazında bir kediyle de uzun uzun bakıştık. Kamil Bey’le buluşup eve…

  • Yağmur

    yağıyor üstümüze rüzgarla berabertoprak değil asfalt üstünehani yeşerecek bir şey yokemecek suyu yavrusuna kavuşturacakağaç yokinsanımız kesmişmobilya mağazalarına ya da yakacakkül olmuş ormansoluksuz nefessiz bırakanbizi çare/siz korumasızseli ne önleyecek oksijensizbırakan çıkar savaşlarıve spermne aşkına yok edilmişne var ne yok talanacı bırakan yalansusuzluğa bırakılmış toprakadını bile unutacağımız tohumlaryemlerini unutmuş canlılarkesimhanede sırasını beklerkenne için orada olduğunu bilmeyeninsanlar sıra…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir