MUSTAFA SEYFİ’DEN REJİ VE SENARYO

Şirin genç koşucularından Mustafa Seyfi’nin 2026 Gülten Akın Şiir Ödülü’nü kazanan dosyası Reji ve Senaryo* adıyla basıldı.
Hiçlik ve yalınlık duygularının öne çıktığı, “çiğnediğim toprak benden yaşlı / bilge değilim yaprağını uğurlayan çınar kadar / ve kör bir sakanın ötüşü yanında / ne veriyorum ki ben dünyaya” (s:7) şeklindeki dört dizelik Sunu şiiriyle başlayan kitap; Kutsal Teselli, Bir Yanlışlığa Balat, Sigara İçmeyen Şairler Bandosu ve Cennet Korosu bölümlerinden oluşmakta.
Şairin baktığı pencereden ya da kaynaştığı çukurdan görünenler pek iç açıcı değil! Ne ki bireysel soruşturmanın sürdüğü her aşamada bir sakinlik egemen. Eğreti olanı, tersinleyerek gerçeği bir çırpıda dışa vuran kül yutmaz yaklaşımında, doğallığından ve sahiciliğinden uzaklaşan her şey şiirin konusu olmayı sürdürürken, yaşamın ütopik yüzünü örten yapaylıklar ve eşitsizlikler de sayılıp dökülmekte:
“dünya denilen panayır yerinin kadrolu kahyasıydı
öfkesi kürtçe, kederi türkçe bir maşuk
bekliyor öyle hiç gelmeyecek efendiyi
yılgın bir mürit kuşkusu düşüyor sabahın mayasına

peygamberliğin ve delirmenin ilk şartı aynı:
insan kendi yalanlarına önce kendi inanmalı” (s:12)
Ona göre ilişkiler yalan kuyusundan ibaret. Sürekli bir şeyler saklanmakta kendinden. Ve başkalarından. Aidiyeti, kimliği, mezhebi, yönelimi her neyse doğuştan baskılanmış, susmaya koşullanmış. Bu tedirginlik içsesine kadar sızmış, “kalbim çıkacak yerinden, kalbim / söyle senin yerine ne koyabilirim” (s:11) ikileminde. Üstelik şiir diline yakın duran kalp dili “kalbimdeki zülfikar, / haberin var mı zülfikarlığından” (s:15 gibi bir soru karşısında apışıp kalmış! Özetle kalben yok hükmünde. Benzer durumu bütünün parçalandığı her ayrıntıda görebiliriz. Örneğin, şöyle bir dizenin çağrışım gücü hayli sarsar bireyi:
“martılar olmasa anlamı nedir denizin ve gökyüzünün” (s:16)
Buradan hareketle yaşamımız sanki eylemsizliğe koşullanmış. Her türlü kıpırtıdan yoksun. Sarmal bir yalnızlık arayışlarına ket vurmuş biteviye:
“ihtiyacım var ama gücüm yok
güllerin açmasına, güllerin solmasına
rabbim, ben yükleniyorum kendime yeterince:
ne olur sen zahmet etme” (s:17)
Tam bu noktada aşk koşar imdadımıza. Çırpındığımız yerden ivedilikle kaldırır çökkünlüğümüzü. Sevmeyi, özlemeyi, kavuşmayı, söyleşmeyi, en azından birbirini tümleyen iki kişi olmayı öğretir bize. Dahası bayram sevincine denk çekirdek bir anlam ektiğini söyleyebiliriz o süreçte. Gittikçe önemsenir, mükemmelliğe erişiriz. Güneşe, geleceğe, kolektif ruha dönük alkış tufanına tutulur itilip kakılan varlığımız:
“sana baktım, özledim ve dinledim seni.
yalnız dinlemekle de kalmadım.
anladım seni.” (s:21)
Anlamak/anlaşılmak ne hoş bir duygudur değil mi? Boşluk ürker anlamın derinliğinden. Buna, “sana baktım. anlamak için. boğarak / içimdeki kötürüm hüznü. gözümün kör / noktasında, bir deste gülüşünü tuttum.” (s:21) diyen bakmanın güzelliğini de ekleyebiliriz. Sonuçta cehennem azabına dönen yaşam serüveninin gerçek anlamı da ortaya çıkar tüm görkemiyle. Ki, bir an bile sevgiliden ayrı kalmak yıkımların en büyüğüdür:
“senin olmayışını taşıdım kırk gün. nasıl taşıdıysam
karımda o tümörü iki defa yunus’un odunları gibi
kırk gün sırtımda, sokmadım bu aşkın
dergahından içeri kuşkuyu. gitgide büyüdü.
büyüdü yavaş yavaş ölüyor oluşun.” (s:21)
Anlamak bahsinin “çivit mavi”si buysa, “koyu kızıl”daki gizemin farkı haklı olarak şaşırtır aşktan uzak kişiyi. Çünkü onda aşkla kotarılmış bir manifesto geliştirilmiştir, her türlü düşünsel çoraklığa karşı. Zor zamanlardaki kızıl duruş öylesine çıngılar saçar ki, hem yaşamı yeniden üretecek şekilde elimizden tutar hem de manifestoya mâni sinsilikleri, tuzakları da görünür kılar:
“seni bir manifesto gibi taşıdım
yüreğimde, bir manifesto gibi
düzene karşı. hayata ölüme yalana
ve tanrının boyunduruğu kendime
karşı. taşıdım yüreğimde
bir manifesto, yüreğime karşı” (s:23)
Zamansız bir ayrılığın eseri olan “buz siyah”a düşmeyin sakın! Düştüğünüzde, “ağzımda taze bir bal tadıydı seni sevmek” (s:27) bahtiyarlığından yoksun kalırsınız. Keza düşsel cumhuriyetinize çöken esmerlikte pek yaşam belirtisi yoktur. En azından sesi soluğu kısılmış, doğal akışından koparılmıştır kişi, yakın ve uzak çevresiyle:
“kim demiş gerçekler
daha sahici diye rüyalardan
yıldızlar esniyor ve sen yoksun
epeydir susuyorum
marazlı serçelerin gökyüzünde
unuttukları cıvıltıları ile” (s:28)
Belki de şaire göre dört ana renkten biri sayılan “kül gri” bir gülde, olumsuzluğun tüm ayrıntılarını görebiliriz. En başta inançların yara aldığı kanayan bir ortamdır sözü edilen. Ağır bulutsu katmanlarla çevrilen yalnızlık öylesine bir noktaya varır ki geçmişle bağını koparıverir birden. Ne ki insanlık kahramanlarını da tüketmiştir o ıssızlıkta. Kimse kimsenin yerine geçemez kolay kolay. İsa’sı, Musa’sı, Ali’si, “ismi tövbe ile anılan varoşlardan büyüdüm” (s:30) diyen birine çare olamazlar asla. Zaten şairin de böyle iddiası da yoktur o cenderede. İnançları etinden sıyrılırcasına dağılıp terk etmiştir can evini. O nasıl zifiri bir iklimse, küçük sevinçlerden başlayarak kısa sürede canına okumuştur mutlu insanlar ülkesinin. Dilerseniz aşağıdaki dizelerdeki hüznü duyumsayarak büyük fotoğrafa gidebilirsiniz kestirmeden:
“köpeklerin insanlardan sonra uyuduğu o ülke
ve mevsim sonrası bütün şiirlerin yanlışlığı” (s:29)

“neden fotoğraflarda taş baskı bir kıvılcım yüzün” (s:29)

“dilimin çatlağımı ölü şiirlerle doldurup
kalbimden damıttım bu gülü: kül gri
-ben ozan bile değilim” (s:30)

Bu sevimsiz ikliminin karşısında düşlemek, hayal etmeye çalışmak olmazsa olmazıdır şairin. Mutsuzluğun kökleri binlerce yıl ötesine de uzansa vazgeçmez çırpınışından. Örneğin, geçmişi geleceğe teyelleyen şu dizeler, -yüz tanıma türünden- başlı başına bir inceliğin iz dökümüdür:
“yüzümü nostalji tüccarı bir şiire yatırdım
sabahtan havalandırıp toparladım içimin kerpiç odalarını
bir beyaz yastık, ay gibi oyalı yüzü
yeni yıkanmıştır muhakkak, rüyama geçer kokusu” (s:33)

Yarayı bilmek ve ona göre davranmak, ayakta kalmanın temel koşulu olsa gerektir. Yabancılaştırmanın etkisiyle bireyi hızla toplum dışına sürükleyen ters akıntı oldukça tehlikelidir. Bu bir düşünsel kopuştur aynı zamanda. Dengede kalmayı zorlaştırır. Üşenmek şiirindeki pısırıklık, susup geri çekilmeye yol açtığından, durum saptamasının yapıldığı, “hani biraz da senin başarın bu yaşadığım, bu tek başınalık. sürünün /sesini uzaktan duymak, bu oblomovcu yenilgi: senin başarın, rütbesi / veteran olmuş yaşıtım bütün topçuların.” (s:35) dizelerinden sonra, “ilk taşı sen atamazsın ey üşenmek, çünkü ellerin kanlı” (s:36) gibi bir haykırışla öz dinamiğini harekete geçirir çekingen savaşçımız.
“Zamanın sefil bir tutsağıdır” (37) şeklinde nitelenen İhtiyar Silahşör’ün saygınlığı da bir bir aşınır ilerleyen yaşlarda. Tutamaksız ve güçsüzdür her açıdan. Unutmaların hızlı seyrinde kendini kanıtlamayacak kadar yorgundur üstelik. Attığı zarlar Tanrı’nın elinden çıkmış gibidir inançların zayıflığında. Ne ki şu iki dize, bir yandan olup biteni olumlarken bir yandan da cılız da olsa geleceğe yönelik umut kırıntılarını örgütlemeye çalışır alttan alta:

“çözüver kum saatinin ince belini gitsin
iadesi yok boşa harcanan zamanın ihtiyar silahşor” (s:38)

Aslında Mustafa Seyfi şiirinin genel karakterinde toptancı umutsuzluğa yer yoktur. Yakımlar yangınlar ortasında kırılıp dökülmeler olsa da dengede kalmak başlıca işlevidir yaşama bakışının. Daima sınıfsallığı temel alır, üretken emeğin yaratıcılığına güvenir. Elinde avucunda ne varsa ortaya koyar:
“oysa yapmam gereken şeyler var daha;
iyileştirdiğim kuşları asacağım gökyüzüne,
giyindiğim gölgeleri yıkayıp
iki ayrılık arasına sereceğim
ve hiç solmamış gibi davranacağım
babamın gülü sanki o sabah
elli sayfa kitap, sekiz saat uyku
bir gün sensen altı bin dört yüz saniye:
yüz kez iç çekiş,
unutamamak bin kere.” (s:40)

Ve Mustafa Seyfi’nin şiiri, işi oluruna bırakmayan bir şiirdir. Eleştirilmesi gerekeni eleştirir, haklının doğrunun yanında durur. Deneme-yanılmanın kusurlarını sineye çeker de ikiyüzlülüğü asla bağışlamaz. Bu eksende dile getirilen İsnat şiiri, toplumsal çürümenin karakter boyutunu göstermesi açısından oldukça güncel ve işlevseldir:

“intihar edenlere hiç ağladınız mı siz
bir tas olsun su döktünüz mü
çürüdükleri toprağa
çiçekleri yalnız kadınlara
merhabaları da
patronlara mı sakladınız
yaşasın kutsal riyakarlığımız” (s:41)

Yapıtın son bölümü olan Cennet Korosu, bize özgü seslerin toplamı gibidir. Ezgisiyle vicdan telimizi sızlatan Cem, İrfan, Yavuz ve Hasret’e adanan şiirlerden (soyadıyla birlikte) sadece müzisyen Hasret Gültekin’i anmış olmak bile Sivas-Madımak soykırımdan yükselen kül seslerine kulak kabartmakla eşanlamlıdır:

“kaç temmuz yaşadım yağmurun unutulduğu
göğsünün sol yanını kaç yangın tuttu
güle duman değdi
can göğün kanatlarında

adını ölümle hak edenlerin diyarında
savur toprağa türkülerin külünü
gök dumanda boğuldu
can gülün telaşında” (s:48)

Reji ve Senaryo’da birikenleri okudukça sık sık ironik bir eleştiriyle baş başa kalırız. Şair, bunu özeleştiri temelinde geliştirir. Din ve devlet algısı belli bir hesaplaşma sonunda yeniden gözden geçirilir. Kısaca yeniden düzenlenen senaryoda yanılgı ve yenilgilerle örtüşen bir çıplaklığa şiirden giysiler biçer.
Umarım şairin durduğu yerden baktıkça o erdemin ışığı sizi de aydınlatır.

*Reji ve Senaryo – Kanguru Kitap, 1.basım, Temmuz 2026

Ahmet Günbaş

Similar Posts

  • Kehkeşan

    Aldım Zühre’yi elime,Işık oldu, yol oldu,Kehkeşan’da dolaştım.Kederi, yalnızlığı,Küçük hesaplaşmaları,Kıyımda köşemdeBirikmiş bütün acılarıYıldızlara astım.Ayla göz göze geldik,Selamlaştım.Dünya dedikleri sofraKoskocaman bir sini,Bir yer bulupKıyısına yanaştım.El ettim,Garsonun adı Nasip,“Hele bir bak bu yana!Gelirken bir bardakHuzur getir.”Dünya hali,Yudumlarım, dertlerimDizilince boğazıma…Çok acıkmışım,Doyurabilir misin ruhumu?En sıcağındanBir kase sevgi,Üzerine bir tutam merhamet.Bekletme, acele et,Koca bir tabak mutlulukİlave yanına.Sevinçten ağlarım,Teselliyi unutma.Biraz da acı,…

  • CANAN SANLI İLE EDEBİYAT VE ŞİİR ÜZERİNE

    Ş. Akbaba: Sizi tanıdıkça ne kadar çalışkan, verimli ve başarılı bir yazar, şair olduğunuzu gördük. Şiir kitaplarınızın yanında inceleme kitaplarınız da var. Şiirle başlayıp araştırma incelemeye doğru giden yolculuğunuzda şiir ve incelemenin yeri nedir, aralarındaki iletişim nasıldır? C. Sanlı:Değerli sözleriniz ve nazik değerlendirmeleriniz için içtenlikle teşekkür ederim. Edebiyatın o uçsuz bucaksız evreninde var olmaya ve…

  • Bu Dünya Herkese yeter

    olan olur su kararır renk kararır gök kararırşaşırır kalır insandipsiz kuyulara döner yüreğiama gecenin de bir sevinci vardırakar yıldızlardan gözlerecan aydınlanır söz aydınlanır gidenler gidiyor işte gitsincanları sağ olsun gittikleri yerde her sonun da sonu vardırtan aydınlanır dağ aydınlanır su aydınlanırsabahı kucaklar insanışıkta demlenir hevesiher yolun başladığı bir yer vardıraşar gider dağlardan denizlerebulaşır sevinç insan…

  • |

    İnce Boşluk

    yine çalmaya başladı lanet olası davullartokmağın benimle derdi ne bilmiyorumsitem dolu bir sesin vurduğu yara mı buoysa ‘sevgi sitemden doğar’ der şarkılar çoğu uçurumdur kalabalıklar yalnızlığaen iyi uçurtmalar bilir bunu gökyüzündesilinmiş mektup yaprakları, solmuş zarflarçaldığı kapının kimliğini sormaz postacılar keşke, çabuk ulaşılır olmasaydı insanlarböylece derin anlamını yitirmezdi özlemgüç de olsa ezberlenmeli aşkın parolasıkim bilir belki……

  • SEVGİLİ BİR ŞEHRE SORULAR

    İçimde durmaksızın uğuldayan şehirSuların duruldu mu, karlandı mı dağlarınYa toprağın, alt üst oldu mu ey! Gümbürtüyle uyuyan şehir koynumdaVe uyanan ter içinde umutsuz çocuklarlaTerk etti mi âşıkların da bu dem seni. Gövdesinde bin yılların katmerli yarasıAylı gecelerinde şarapla yıkandığımVurdu mu dalgan, uyandı mı yakamozun ey! Kara yıllar geçti mi köprülerinin altındanİç çekerek ağladı mı çeperindeki…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir