SUYA ATILAN RENKLER İRAN EDEBİYATINDA BİR SES:AYGÜN EROĞLU

“Gökyüzüne dönmeli
Gözleri mavi bir şiir aramalı
Sonra tüm bahçelerin kapısını açık bırakmalı
Özgür olmak ne zor karanlıkta?”
Kendi kendime sorular soruyorum. Güzel olan, içimde uyanan bir hatıranın resmi gibi geliyor. Hafıza böyle bir şey diyorum. Bizi yaralayan pek çok şeyin, büyük acıların ölçülerini tartıyorum. Şairlerin hafızasını ve yaralarının derinliğini düşünüyorum. Suya renkler bırakıyorlar. Sessiz tanıklar var düşlerinde. Işığın kırılganlığı, gölgelerde kocaman bulantılar oluşturuyor. Kelimeleri bu bulantılarda, ellerini kirleterek çıkartıyor saf ruhu. Renkler suda birbirine karışıyor. Birbirlerini dönüştürüyorlar. Belki iyileşmek de böyle bir şey. Yeni anlamlar oluşuyor. Denge bozulmuyor hiç. Su saklamıyor, hafızamızın sünger çektiği acılarda olduğu gibi. Ama unutmuyor, derinlerde bir yerlerde saklıyor kelimelerini.

Aygün Eroğlu’nu tanımlamak gerekirse sessiz bir coşkunun unutulmuş isimlerini sayabiliriz. Dilimizin ucundadır da hatırlamak için zorlarız kendimizi. O sürekli kendini zorlayan bir yazar. Çok okuyan ve araştıran. Suya dokunan renkleri ayrıştıran ve bunu kırılgan ışıklarda, hoyrat gölgelerde yapan adam. Gerçekçi bir şekilde aktaran ve kelimelerle dokunan. İran Edebiyatıyla ilişkisi yalnızca büyük bir açlıkla oluşan ilgi alanı değil, iki dil, iki kültür, iki toprak kısaca iki şiir geleneği arasında kurulan canlı bir köprü. Sürekli o hafızanın sularında dalgalanan. İran Edebiyatının içsel ve cesur damarına yakın ve atılan her adımda tatlı bir gülümsemeyle bir hazine bulan iki ruhu yan yana getiren bir rüzgâr. Günümüz İran Edebiyatını, Türkiye’de görünür kılan yazılarıyla öne çıkan aynı zamanda ortak paydada aynı sularda renkleri dönüştüren duygusal bir bağla yeni anlamlar üreten bir yazar. Bu bir bilmeceyi çözmek gibi, bir hazine haritasında yol almak gibi. İki duvarın birbirinden alınan taşlarını bulup yeniden inşa etmek gibi. Bir kültürün duyulur hissedilir kılınması… bugün İran yazımını, Türkiye’de anlayarak hissederek okumak ve eserlerimizin kitaplarda dergilerde okumanın gönenci, Aygün Eroğlu gibi isimlerin kurduğu sessiz ama dirençli edebiyat köprülerinden geçiyor. Aygün Eroğlu’nun İran Edebiyatı ile temas eden, yaşayan bir ilişki kurması en çok bizlerin o rüzgârı tanıması demek. Yazdıklarımızı anlatmak değil, kurulan edebi dostluğun suya atılan renkleri. Her iki coğrafyanın ruhu, yaslar, kayıplar, kadın sesleri derin sessizliklerde büyük bir dirençle dokunur duvarlarımıza. İşte orada tanıdık bir taş vardır. Bir anı, bir masal, bir düş, ölü bayramında ağlayan çiçeklerin gölgesi…
Şiir bazen bir ülkeyle konuşma biçimidir.” Ateşler önce yüreklere yakılır”
Binyılların kollektif hafızasının akıttığı su, çiçeklenir.

Nevruzdu, Mart’tı
Gülen yoktu karalar bağlanmıştı
Ateşler önce yüreklere yakılmıştı
Ve bu gece ölü bayramıydı
Haykırdılar karanlığa acılarını
Ve ölüler kalkmıyordu
Mezarlıkta tüm çiçekler ağlıyordu
Dedim ya ölü bayramıydı

Nurdan Öztürk

Similar Posts

  • CANAN SANLI İLE EDEBİYAT VE ŞİİR ÜZERİNE

    Ş. Akbaba: Sizi tanıdıkça ne kadar çalışkan, verimli ve başarılı bir yazar, şair olduğunuzu gördük. Şiir kitaplarınızın yanında inceleme kitaplarınız da var. Şiirle başlayıp araştırma incelemeye doğru giden yolculuğunuzda şiir ve incelemenin yeri nedir, aralarındaki iletişim nasıldır? C. Sanlı:Değerli sözleriniz ve nazik değerlendirmeleriniz için içtenlikle teşekkür ederim. Edebiyatın o uçsuz bucaksız evreninde var olmaya ve…

  • Aşağıdakiler

    İKİNCİ BÖLÜM Laurentius ile Zoe her geçen gün birbirlerine daha çok ısınıyorlardı. Birbirlerini görmedikleri günler geçmek bilmiyor, siparişlerin teslim günündeyse sürenin kısalığına hayıflanıyorlardı. Laurentius Yeraltı Şehrinin İdarecisinin oğlu olduğunu itiraf etmişti genç kıza. Genç kız saçlarını kır çiçekleriyle süslüyordu ekseri. Sepetinde çoğunlukla delikanlıya pişirdiği sıcak kurabiyeler oluyordu. Birkaç cümle de olsa konuşuyorlardı. Zoe pazara çıktığında…

  • |

    İnce Boşluk

    yine çalmaya başladı lanet olası davullartokmağın benimle derdi ne bilmiyorumsitem dolu bir sesin vurduğu yara mı buoysa ‘sevgi sitemden doğar’ der şarkılar çoğu uçurumdur kalabalıklar yalnızlığaen iyi uçurtmalar bilir bunu gökyüzündesilinmiş mektup yaprakları, solmuş zarflarçaldığı kapının kimliğini sormaz postacılar keşke, çabuk ulaşılır olmasaydı insanlarböylece derin anlamını yitirmezdi özlemgüç de olsa ezberlenmeli aşkın parolasıkim bilir belki……

  • MÜNİH’TE BİR BEETHOVEN YEDİ SONRASI

    insan sınır aşırıdırerguvan bir gün batımındamünih’te marienplatz akşamıdonuk bakışlı st petersburg kilisesibir ürpetiden başka neydi erzurum’da çifte minareilk tapu senedi yurdunhiç gitmediğimsert ve mağrur kültiçimi burkan yanılgı baverian state’de bir beethowen yedikuru gürültü müydünarin bacaklı kıvrak kuğular minicik parmaklarıylasüzülürkenbayburt’un anlayamadığıbenim de kültürümdü eziklik nedir gördümziya paşa’nın öykündüğü kâşane buyduo yapılarda duyduğum komplekskahreden bir yenilgiydisöylemi nasıldı…

  • TOMRİS UYAR’IN “TOMRİS UYAR İÇİN BİR ŞİİR KURMA ÇALIŞMASI” ÜZERİNE NOTLAR

    Tomris Uyar, İkinci Yeni şairlerinden dördüne -Ülkü Tamer, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever- esin kaynaklığı yapmıştır. Bu demektir ki her birinin kalplerinde ya da akıllarında ona ait özel bir köşe vardı. Tomris Uyar uçarı ve aykırı bir kadındır. Aynı zamanda zeki ve yetenekli. Belki de onlarca neden sıralayabiliriz böylesine sevilmesine, adına onlarca şiir yazılmasına…

  • Fırtınadaki Gemi

    kadınlar vardır kiummanlarda en büyük fırtınadırlarkadınlar vardır kiaşkın esrik gemisinibir bakışta batırırlar ben ki fırtınadaki gemiydimsen ki dalgaları minare boyunda fırtınaöyle bir estinöyle bir estin kigömüldüm aşkın ummanına kadınlar vardır kibir bakışta dağları yerinden oynatırbir bakışta kanımıza girerlerela vurgunlarda gözlerinin fermanıbedenimizden kanlı lokmalar gibi giderler alıp başını gittinmezarım oldu ayaklarının izigözlerinin elasıyla biçildi kefenimalıp başını…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir