Edebiyat ve Psikoloji
Edebî Eserler, telafi mekanizmasının ürünü müdür?
Freud’a göre yazar “içgüdülerinden kaynaklanan isteklerini, toplumun zorlamasıyla baskı altına alması gerektiği düşüncesini kabul edip gerçeklere yüz çeviren, sınırsız isteklerini, erotik duygularını bir hayal âleminde tatmine çalışan kimsedir.” (Freud, Psikanalize Giriş, 204) Buna göre günlük yaşamda doyum olanağı bulamayan istekler, beklentiler düş yoluyla doyum arar. O halde Yahya Kemal Beyatlı’nın “Deniz Türküsü”, Attilâ İlhan’ın “Pia” şiirini sanatçının yaratıcılığını düş gücünden almasına ve bunları dile getirerek katarsis yoluyla bir rahatlama sağlamasına örnek olarak gösterebiliriz. Fakat bu tutum sanat ve edebiyatı, hatta insanlık kültürünü cinselliğin bastırılması sonucu ortaya çıkmış bayağı bir şey durumuna düşürmez mi? Freud’u aşma yolunu açan C. G. Jung, psikoloji biliminin bir dogma haline getirilmesine sessiz kalamayacağını belirterek şöyle der: “Her şeyden çok da Freud’un ruha karşı tutumu bana garip geliyordu. Bir bireyde veya sanat yapıtında ruhsallığın ifadesinden söz edildiğinde (doğaüstü değil, zihinsel bağlamda) bundan kuşku duyuyor, bunun bastırılmış cinsellikten kaynaklandığını söylüyordu. Doğrudan cinsellik diye nitelendirilemeyecek bir şey de hemen psiko-cinsel oluyordu. Bu varsayımın kültürün sonu olacağını söyleyerek karşı çıktım. Böyle varsayıldığında kültür, cinselliğin bastırılmasının kötü bir sonucu olacağı için gülmeceye dönüşüyordu. “Evet öyledir. Bu da kaderin karşı konulamaz bir cilvesidir” dedi. Bunları duymazlıktan gelemezdim.” (Anılar, Düşler, Düşünceler, 163) Bununla birlikte C. G. Jung, “Bir sanat eseri, şairin bastırmaları ile açıklanabilir bir şey olarak alınırsa, nevrozla arasında yakın bir bağıntı kuruldu demektir.” diyerek Freud’u bu noktada teyit eder. Alfred Adler, yaratıcılığı telafi etme olarak kuramlaştırmıştır. Ona göre insanlar, sanatı, bilimi ve kültürün diğer yanlarını kendi yetersizliklerini telafi etmek için üretirler. Kabuğun içine istenmeden giren bir kum zerresinin üstünü örtmek isterken inciyi üreten istiridyeyi de örnek olarak gösterir. (R. May, Yaratma Cesareti,60)
Sanatı bir çeşit telafi mekanizmasının doğurduğu anlayışına göre sanatçı, herhangi bir sebeple hayatında hissettiği bir eksikliği (belki de ayrımında olmadan) sanat alanında elde edeceği başarıyla gidermek düşüncesindedir. Buna göre babası sürgünde ölüp, kimsesizler mezarlığına gömülmüş, bütün gençliği hastalık ve fakirlik içinde geçmiş Peyami Safa’yı; hastalıklı ve çelimsiz olan Ömer Seyfeddin’i; ihtida etmiş bir ailenin çocukları olan Halide Edip Adıvar, Nigar Hanım, Tevfik Fikret ve Nâzım Hikmet’i; pinti ve çiçek bozuğu suratlı Abdullah Cevdet’i; insanlardan ve gerçeklerden kaçıp bir hayal âlemine sığınmaya çalışan Ahmet Haşim’i; Felsefe fakültesini bitirememiş, aptal tipli Orhan Veli’yi; arkadaşlarına her fırsatta kadınsız olduğunu ve çirkinliğini söyleyen Cahit Sıtkı Tarancı’yı, ruhunun en büyük gıdası geçim sıkıntısı ve düzensizlik olan ve kendi yaratılış kusurlarını okuyucusuyla paylaşmaktan çekinmeyen, çirkinliğinden mustarip Mahmut Yesari’yi, yedi yaşından itibaren âmâ olan Âşık Veysel’i hep hayattaki başarısızlıklarını, sosyal statülerini veya fiziksel görünümlerini yadırgayan ve bunları bastırmak için sanata sığınan kişiler olarak değerlendirmek gerekecek. Özellikle şöyle bir yazar portresi bize telafi mekanizmasını hatırlatacaktır: “Liseyi zorlukla yirmi iki yaşında bitirebildi. Üniversite öğrenimini beceremedi, başladığı fakülteleri hep yarıda bıraktı. Ticaret yapmayı denedi, yüzüne gözüne bulaştırdı. Gazetecilik yapmaya kalktı, ancak bir ay sürdürebildi. Eserlerinden aldığı birkaç kuruş dışında ana baba parasıyla yaşadı. Gençlik yıllarından sonra yaşadığı şehrin dışına hiç çıkmadı, hiç evlenmedi, hiç çocuğu olmadı.” Bu portre hayali değil, bilakis ünlü hikâyecimiz Sait Faik Abasıyanık’a aittir. Bu örneklere bakarak sanatın fiziksel, ruhsal ya da sosyal bir eksikliğin telafi edilmesinden ortaya çıktığını kabul etmemiz gerekir ki biz bununla sanatın ortaya çıkışını çok basite indirgemiş olmaz mıyız? Bununla birlikte çevremizde sıkça rastladığımız ve gerek fiziksel, gerek sosyal, gerekse ruhsal yönden şikâyeti olan kişilerin niçin sanata yönelmediklerini ya da bu alanda başarılı olamadıklarını nasıl açıklayacağız? Oysa pek çok kişi sanatçılarla aynı kaderi paylaşmakta fakat sanatçı olmamaktadırlar. Belki de sanat eserinin ortaya çıkma nedeni konusunda bu kadar aceleci davranmamak gerekir. Bir bireydeki telafiye yönelik eğilimler onun yapıtının alacağı biçime etki edebilir. Örnek olarak Abdülhak Şinasi Hisar’ın obsesif (takıntılı) kişiliği eserlerinde aşırı üslupçu, titiz, denetleyici bir şekle dönüşebilir fakat ondaki yaratıcılık sürecinin kendisini açıklayamaz. Kısaca sanatçının telafi psikolojisi onun sanat eseri meydana getirmesinde bir dürtü, bir ilk neden olamaz; çünkü sanat eseri bu kadar basite indirgenemez.
“Psikanalize Giriş”te Freud, sanatçıyı: “Sanatçı, yapısı bakımından içe dönüktür; nevroza uzak sayılmaz. Aşırı derecede güçlü içgüdüsel gereksinimlerin baskısı altındadır. Onur, güç, servet, ün ve kadınların sevgisini kazanmak ister; ama bu doyum kaynaklarını elde etme olanağından yoksundur. Sonuçta, doyumsuz başka herkes gibi, gerçekliğe sırt çevirerek bütün ilgisini ve libidosunu, nevroza yönelebilecek olan kendi fantezi yaşamının dileklerini gerçekleştirmeye aktarır.” (Freud, Psikanalize Giriş, 204) Şeklinde tanımlayarak sanatçıyı bayağı bir duruma düşürür; çünkü bu tanıma göre sanatçıların sanata yönelme nedeni servetten, güçten ve onurdan mahrum olmaları ve bu doyum kaynaklarına erişememeleridir. Servet, güç ve onura ulaşmanın pek çok kolay yolu varken niçin birtakım insanlar gayet çileli bir yolu tercih etmektedirler. Freud, sanatçıları nevrozdan psikoza kadar uzanan psikolojik bir vak’a olarak görmekte ve onların hastalık, sakatlık veya psikososyal zaaflarını telafi etmek için sanata yöneldiklerini söylemektedir. (Giriş kısmında verdiğimiz pek çok örnek de bu savı destekler görünümdedir.) “Doyum kaynakları”ndan mahrum olan herkes gibi sanatçının gerçekliğe sırt çevirerek kendi fantezi dünyasında tatmine ulaşmaya çalıştığını söylemek ressam, romancı ve şairi sıradan bir hayalperestle, hayal âlemine dalmış ergenle bir tutmamakta mıdır? Oysa sanatçı bunlardan çok daha fazla bir şeydir ve psikanalizin sanatsal yaratıcılığı bütünüyle açıklayamadığını görüyoruz. Eğer kişi yetenek sahibiyse, sanat dallarından biriyle ilgilenmesi onun düş kırıklığı ya da hedeflerini elde etmek için sanata başvurduğu şeklinde algılamaktan çok, elde ettiklerini gerçekçi ve dolaysız bir sonuç olarak görmek akla daha yatkın gelmektedir. Sanatçılar arasında sevgi arayışı içinde olanlar azımsanmayacak kadar çoktur; fakat bu sanatla hiç ilgisi olmayan kişilerle aralarındaki ortak bir özellikten öteye de gitmemektedir. Elbette Mahmut Yesari gibi çirkin görünüşlü bir kişinin Cahit Uçuk gibi güzel bir aktrisle birlikteliği, Cahit Sıtkı Tarancı’nın son yıllarında güzel bir bayanla evliliği hatta Peyami Safa ile manken ve yazar Sevim Budak’ın birlikteliği bu savı destekler görünümdedir. Bununla birlikte Nâzım Hikmet, Cemal Süreya, Aziz Nesin’in sınır tanımaz sevgi arayışları ile Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Sezai Karakoç’un sevgi arayışları birbirinden çok farklıdır. Eğer sanatçılar cinsel zaferler için sanata yöneliyorsa mazbut bir yaşam süren diğer sanat dâhilerinin tutumunu nasıl açıklayacağız? Esasında yazarın cinsel yaşamı ile yaratıcı kişiliğe sahip olması arasında bir bağlantı yoktur. Servetin başka yollardan daha kolay elde edilebildiği, sanatçının çok ender olarak iktidara kavuştuğu ve sevgi elde etmede sanatçıların başka kişilerden ne fazla ne de eksik bir başarı gösterdikleri ortadadır. Buna rağmen sanatçının son derece güçlü içgüdüsel gereksinimlerin baskısı altında kalarak sanata yöneldiğini söylemek hiç de inandırıcı olmaz. Kaldı ki sanat etkinliği sanıldığı kadar basit de değildir. Yaratıcı çalışma çoğu zaman acı ve çile doludur. Yaratıcılık kuluçka, tarama, yoğunlaşma ve vahiy hali şeklinde bir boşalımla elde edilir. Yaratıcılık, kimi zaman kolay olmakla birlikte çoğu zaman zor ve çetin bir iştir. Karşılığında alınan ödül ise hafiftir. Tanzimat döneminde pek çok aydın istibdat yönetiminden şikâyetçi olmuş, fakat özledikleri ortamı bir türlü bulamamışlardır. Tevfik Fikret, Mehmet Akif ve benzerlerinin sanat uğraşıları, muhalefetleri, onları nereye vardırmıştır? İsmail Safa, hükümet aleyhine gizli toplantılara katıldığı gerekçesiyle II. Abdülhamid tarafından sürgüne gönderilir. Namık Kemal, sürgüne gönderilir. Cumhuriyet dönemi sanatçılarının biyografileri bize durumun vahametini gösterecektir: Refik Halit Karay, sürgüne gönderilen yüzellilikler listesinin içindedir. Nâzım Hikmet, yazdığı şiirler nedeniyle 15 yıla varan gıyabi mahkûmiyet kararı verilince Rusya’ya kaçar. Yurda döndükten sonra bu defa orduyu isyana teşvik suçundan 28 yıl 14 ay hapse mahkûm olur. 12 yıl kadar hapis hayatı yaşar. Moskova’ya kaçınca da vatandaşlıktan çıkarılır. “Hapishane Şarkılarını” Sinop Cezaevi’ndeyken kaleme alan Sabahattin Ali öldürülür. Fazıl Hüsnü Dağlarca “Horoz” isimli şiiri yüzünden mahkemeye düşmüş, koğuşturmaya uğramıştır. Orhan Veli’nin hikâyeci kardeşi Adnan Veli ajanlıkla suçlanır. Sait Faik Abasıyanık, bir kahramanına “gocuk” giydirdiği için koğuşturmaya uğrar. 1983 yılında öldüğü zaman hakkında 100 yıllık kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunan Necip Fazıl Kısakürek, rejimi kötüleme, şapka inkılâbına muhalefet ve Malatya davalarından yargılanmış; mahkemedeki savunmalarını “Müdafaalarım” isimli kitapta toplamıştır. Can Yücel, Çetin Altan yaptıkları çevirilerden dolayı hapis yatarlar. Hüseyin Nihal Atsız, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Ahmet Telli, Yılmaz Odabaşı… Düşüncelerinden dolayı hapse girerler. Cumhuriyet Döneminde kapatılan dergi ve gazetelerin çokluğu hiçbir istibdat yönetiminde görülmemiş boyuttadır. Görülüyor ki sanatçıların servet elde etme, zengin olma isteği ile sanat alanına yöneldiği varsayımı Türkiye gerçeğine pek uygun düşmemektedir. Öte yandan Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Kutsi Tecer, Necip Fazıl Kısakürek, Nâzım Hikmet genç yaşta şöhrete ulaşmış kişilerdir. Cahit Sıtkı, kendisiyle yapılan bir söyleşide “Şiir yazmaya başladığım sırada ünlü olmaya çok imrendiğimi saklamayacağım.” diyerek şöhretin cazibesini dile getirir. Necip Fazıl, “İlk şiirlerimden biri (postayla göndermiştim) gazetenin edebî ilavesinde çıktı. Heyecanım büyük… İsmimi matbaa harfleriyle şiirimin altında görünce, sandım ki dünya âlem o anda gazeteye eğilmiş beni okumakta… Elimde gazete, çarşıdan eve doğru yürürken, nargilesini çeken kasap, esneyen bakkal, sırıtan manav ve şunun bunun yanıma koşup: “Tebrik ederiz Necip Fazıl Bey! İşte şöhrete kavuştunuz!” (N. Fazıl, O ve Ben, 50) dememelerinden âdeta hayretteydim.” diyerek ünlü olma isteğini anlatır. Ona göre yayımlanan ilk şiirinden itibaren bütün dünyada kendini tanımayan tek kişi kalmadığı gibi kahvelerde, sokaklarda, salonlarda herkes onu konuşmaktadır. Şöhretin posa haline getirdiği şair nihayetinde “Hırsıma ne şöhret yetti ne de şan” ve “Bir baltada indirdin ağacımdan dalımı / Bana zehir yedirdin elâleme balımı.” (N. Fazıl, Çile) diyerek mutsuzluğunu dile getirecektir.
Sanatçıların onur, güç, servet ve cinsel zaferler elde etmek için sanata sığındıkları görüşü pek de inandırıcı görülmemektedir. “İnsan zihni bir çöplük olamaz” diyerek Freud’un “bilinçaltı” kavramını reddederek yerine “bilinçdışı” kavramını getiren Jung’un, K. Horney’in söylemleri daha tutarlı görülmektedir. Jung’un, Freud’un bilimsel kişiliğine ışık tutan bir anekdotu bize pek çok şeyi açıklayacaktır: “Bir bireyde veya sanat yapıtında ruhsallığın ifadesinden söz edildiğinde (doğaüstü değil, zihinsel bağlamda) bundan kuşku duyuyor, bunun bastırılmış cinsellikten kaynaklandığını söylüyordu. Doğrudan cinsellik diye nitelendirilemeyecek bir şey de hemen psiko-cinsel oluyordu. Bu varsayımın kültürün sonu olacağını söyleyerek karşı çıktım. Böyle varsayıldığında kültür, cinselliğin bastırılmasının kötü bir sonucu olacağı için gülmeceye dönüşüyordu. “Evet öyledir. Bu da kaderin karşı konulamaz bir cilvesidir” dedi. Bunları duymazlıktan gelemezdim.” (Jung, Anılar, Düşler, Düşünceler, 163) Öyleyse sanat eserlerinin var oluşunu cinselliğin bastırılması sonucuna bağlamak dayanaksız bir iddia olmaktan öteye geçmiyor diyebiliriz. Sanatçının şöhret olma isteğinin etkin olduğu daha kuvvetli görünüyor. Sanatçı, acaba şöhret olmak için mi bu yolu seçmektedir? Yoksa psikanalizin bu indirgeyici niteliğine fazla itibar etmemek mi gerekir?
Ümit Yılıdırım