YANSIMANIN GERÇEĞİ (VEYSEL ÇOLAK) VE ŞİİRDEN YANSIMASI GEREKENLER
Şair –Yazar Veysel ÇOLAK “Yazmak konuşmaktır”, (S.5) diye başlıyor kitabına. Zaten yazar, önce kendine konuşur sonra bunları yazar. Çünkü yazarın amacı düşüncesini belirgin hatta görünür hale getirmektir, bu da yazan bir okurda, aynı metnin üzerine kendi anlamıyla yeniden yazılmasına yol açar. Yani metin yeniden kurulmuş olur. Buna aynı sayfada çok güzel bir örnek veriyor Veysel Çolak, “Homeros’u düşünün. Kendi çağında onu değerlendiren onlarca metin olsaydı, bugün ona ilişkin söylemlerin derinliği, belki de daha etkileyici olacaktı” diyor. Evet, kitap böyle başlıyor. Veysel Çolak, kitabın Türk şiirine yeni ve kesintisiz düşünme önermesi olduğunu söylüyor. Kitabı ilk olarak birkaç yıl önce okumuştum. Geçtiğimiz günlerde tekrar okudum. Sayfalarında çeşitli notlar almıştım, onları gözden geçirip şimdiki bilgilerimle tekrar değerlendirdim. Aslında kitap hakkında birkaç başlıkta ayrı ayrı birçok inceleme yazıları yazılabilir. Ben bu yazımda sadece kitabın birinci bölümünde dikkatimi çeken şu konularda düşüncelerimi yazma gereği hissettim.
Veysel Çolak birinci bölümde, iki tür şair olduğunun ayrımına gidiyor. Birinci sınıfta “kendileri ve başkaları için yazanlar”ı anlatıyor. Kendileri için yazan şairlerin yazdıklarını bütün bütüne bir kaçışın şiirini yazdıklarını iddia ediyor. “Fabrikalardan, renklerden, gökyüzünden, kentlerin gümbürtüsünden, toplumsal çelişkilerden, büyük aşklardan kaçışın şiirleridir diyor”. Ve adını da koyuyor “sığınak şiir” diye. Bence bu adlandırma, bu tür şiirleri “içe dönük” ya da “öznel şiirler” gibi adlandırmalardan daha etkili bir adlandırma olmuş diye düşünüyorum “sığınak şiir” için. Aslında bu tür bir sınıflandırmaya, indirgemeci veya yüzeysel bir sınıflandırmadır diyebiliriz. Veysel Çolak bununla kendisi için yazanlara tümüyle karşı çıkmıyor tabi ki. Fakat ideolojik ve estetik olanın elden kaçırılmasının eksikliğine dikkat çekiyor. Ve bu da şairin farkında olmadan egemen olanın ideolojisine hizmet etmesine yol açacağını savunuyor. Peki, ana teması sırf egemene karşı çıkmak için yazılan şiirlerle, teması yazanın kendine dönük şiirleri yani “sığınak şiirleri” ideolojik açıdan bir bakışla değerlendirmek ne kadar doğru olur? Sığınak şiir, sahiciliğin en derin hissedildiği şiirlerdir. Toplumsaldan hatta evrenselden uzak ve egemene hizmet gibi görünen şiirlerin içinde, kişisel olanın aynı zamanda toplumsal daha da ötesi evrensel olanın aynasına da dönüşebiliyor. Elbette kişisel olanın evrensel olması paradoksal bir sorun olarak da karşımıza çıkacaktır. Fakat bu her paradoks gibi okura olumlu olanın aktarılmasına engel olmayacaktır.
Veysel Çolak “sığınak şiir” için şairin “kendisi için bir güzelliğin peşindedir, kendi mutluluğunun yolunu yürümektedir”. Ve bununla birlikte “böylesi şiirlerin öznesi de nesnesi de şairin kendisidir” diyor. Evet, böylesi şiirlerde özne de nesne de şairin kendisidir. Fakat bu tür şiirlerin tamamı için; şairlerin kendisi için bir güzelliğin peşinde olması, mutluluğunun yolunu yürümesi genellemesinin doğru olmadığını düşünüyorum. Veysel Çolak’ın bu anlatımında sözü, elbette şairin kendine ait olanın şiirini yazarken, dünyayı terk edip yeni bir düzlemde kendine ait özne ve nesneyle yazılan ve yansımaları o düzlemin dışında hissedilen şiirler için değildir. Onun sözü toplumdan hatta dünyadan ve onların sorunlarını umursamayanlaradır. Bunun dışında bir düşünceyle yazdıklarını yorumlamak doğru olmaz diye düşünüyorum.
Veysel Çolak sınıflandırmasında “sadece başkaları için şiir yazanlar talepleri gözeterek pazara uygun çalışırlar. Metalaşan şiiri kurumsallaştırmaya çalışırlar. İdeolojileri yoktur ama egemen ideolojiye hizmet ederler.” diyor. Evet, bence en sorumsuzu da budur. Bir kalıba giren şairin bir karşılık edinimiyle yazdığı şiirlerin, tanıklığın yanlış yönlendirilmesinden tutun, gelecek zaman sürecinin yanlış yönlendirilmesine kadar varan sonuçlar çıkaracaktır. Popülizme boyun eğmiş bir şairin şiirlerinde öznelliğin, rastlantıları saymazsak sadece dil düzeyinde kalmasının bile güçlüğünden söz ediyor. Bunlara da benimsedikleri anlayışla tezgahlaşan şair diyor. Elbette sunduğu bu önermede Veysel Çolak, şairin “benimsediği anlayış” ile elbette kastettiği, sadece belirli bir karşıt ideoloji ya da kendisi gibi düşünmeyenler değil. Yaptığı işin karşılığını, şiirin evrensel sorumluluğunu unutup, para ya da kariyer hesaplarıyla yazanlaradır sözü.
Sınıflandırmanın ikincisinde ise, “hem kendisi hem de başkaları için yazan, hem kendisi hem de başkaları olan şairler” diyor ve ekliyor “kuşkusuz, gelecek de onların olacaktır. Veysel Çolak, ideolojik ve estetik olanı elden kaçırmadan şiiri yaşam biçimine dönüştürenlerin de bunlar olduğunu söylüyor. Sıkıntılı her dönemin gerçeklerini halkla yüzleştiren, egemenlere karşı söylenmeyenleri ilk söyleyenler de çoğunlukla şairler olmamış mıdır? Türk şiirinde buna en yakın örnek olarak da Nazım Hikmet’i gösteriyor. Onun, “Dünyanın En Tuhaf Mahluku” şiiri üzerinden bu savını geliştiriyor.
Sonuç olarak; Veysel Çolak, kitabın başlangıcında şiirleri iki basit sınıfa ayırarak, şiirin ya da şairin yöneldiği alana dikkat çekiyor ve bu alanı tartışmaya açmak için önermesini yaptığını düşünüyorum. Kaldı ki Veysel Çolak, kitabın birçok bölümünde bu tür önermelerle karşımıza çıkıyor. “Sığınak şiir” kavramı ile bireyin dış dünyayla ilişkisinin temel taşlarını döşüyor. Bireyin yaşadığı duyguların sonucu ortaya çıkan içsel çatışmanın ortaya çıkardığı yansımanın yaşadığı dünyanın endişelerini de taşımasından söz ediyor. Kısacası Veysel Çolak bu kavramı ile kişisel olanın izole olmasının derin endişesini yaşıyor. Bence kitabın adının “Yansımanın Gerçeği” olması da bunu anlatmaya yetiyor.
Yansımanın Gerçeği / Veysel Çolak, Kaos Çocuk Parkı, Haziran 2022
Aygün Eroğlu