AŞIK HÜDAİ’NİN YÜREK SIZLATAN UMUT TELLERİ/ Muharrem Demir

Bizim türkülerimizde umudun sesi bazen acı acı yaralı bir kuş gibi titrer, bazen de bir aslan gibi yüce dağ başından kükrer. Ama yine de bizim türkülerimizde umut, çoğu zaman yüksek perdeden gelen bir sevinç değildir.

O, gösterişli bir coşkudan ziyade içten içe yanan bir kor gibidir.
Bazen bir iç çekiştir; göğsün tam ortasında ağırlaşan ince bir sızı…
Bazen bir dağın doruğundan kopup gelen vakur bir haykırış…
Ne tamamen susar, ne de hoyratça bağırır.
Acıyı inkâr etmez; fakat acıya teslim de olmaz.

Ve her hâlinde insanı ayakta tutan, kopmayan, incelmeyen, görünmez bir tel titreşir gönüllerde. Âşık Hüdai’nin sazında da işte o tel, yüreği acı acı sızlatarak umut üretir.

“Garibin gönlü bedestan
Ne çul ister ne de fistan
Hal bilmeyen nice dosttan
Ele yaslandım ağladım”

Gönül hep yaslanacak birini arar ama her zamna da aradığını bulamaz. Ancak bu dizelerde yine de yoksulluk ve yoksunluktan çok güçlü bir vakar vardır. Sanılanın aksine gariplik bir eziklik değildir. “Gönül bedestan” ise insanın değeri üzerinde taşıdığı elbisede değil, içinde sakladığı haysiyettedir.

Hüdai’nin umudu, dış şartlara yaslanmaz. O, insanın iç zenginliğine dayanır. Yürek sızlar ama onur eğilmez. Ağlamak vardır; fakat teslimiyet yoktur.

O, 1940 yılında Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesine bağlı Yoğunoluk köyünde dünyaya geldi. Henüz dokuz yaşındayken babasını kaybederek yetim kaldı. Çocukluğu, yokluk ve hasretle yoğruldu. On bir yaşında ailesiyle birlikte Adana’nın Kadirli ilçesine göç etti; fakat umutla çıkılan bu yol, zorlu bir hayata açıldı. Okula gidemedi, pamuk tarlalarında çalıştı, Toroslar’da çobanlık yaptı.

Hayatını “ıslak bir yorgan”ın ağırlığına benzetirken, o ağırlığın altında ezilmek yerine olgunlaştı. Çileyi öğretmen bildi; sevdadan ve umuttan vazgeçmedi. Daha on bir yaşındayken irticalen şiir söylemeye başladı, on dört yaşında sazla buluştu. “Hüdâi” mahlasını, yeteneği ve gönül sesiyle kazandı. Okuma yazmayı asker ocağında öğrendi; halk hikâyeleri ve eski ozanların izinde kendini yetiştirdi. “Bütün ozanlar benim ustam oldu.” diyerek geleneğe bağlılığını dile getirdi.

Askerlik sonrası İstanbul’a yerleşti; ömrünün büyük kısmını gurbetlerde geçirdi. Ağırbaşlı, sessiz ve mahzun tabiatıyla tanındı. Çektiği çileyi türküye, hasreti söze dönüştürdü. Ardında, yüreğin içinden kopup gelen o içli ezgileri ve umutla yoğrulmuş şiirleri bırakarak aramızdan ayrıldı.

Onun hayatı, yoklukla sınanan bir çocuğun, sazın ve sözün gücüyle umuda dönüşen hikâyesidir.

Onun dili çoğu zaman kırgındır; ama kırgınlık kin değildir. Dert vardır; fakat çürüme yoktur. Sitem vardır; ama insanlıktan vazgeçiş yoktur.

Onu yaşam parolası şuydu:

“Gönül çalamazsan aşkın sazını
Ne perdeye dokun ne teli incit”

Bu dizelerde umut bir ahlâka dönüşür. Sevemiyorsan incitme. Yapamıyorsan zarar verme.
İşte en zor umut da budur: Gücün varken merhameti seçebilmek. Hüdai’nin yürek sızlatan umudu tam da burada başlar. Çünkü umut, sadece geleceğe dair bir iyimserlik değildir; başkasının kalbini koruma iradesidir.

Sesi yer yer sertleşir:
“Asın, kesin, yüzün ama
Dil ilen öldürmen beni”

Bedeni yaralamak mümkündür; fakat diliyle öldürmek daha ağırdır. Hüdai burada insanın özünü savunur. Umut, sadece hayatta kalmak değil; insan kalabilmektir.

Onun türkülerinde umut, her zaman bahar çiçeği gibi albenili değildir. Bazen kışın altında saklı bir tohum gibidir. Sessizdir ama hep canlıdır. Yürek sızlatır ama asla umut ateşini söndürmez.
Çünkü Hüdai’nin sazından yükselen umut şunu fısıldar: Dert vardır. Yara vardır. İhanet vardır. Fakat onlardan daha büyük bir şey vardır: İnsanın içindeki diriliş kudreti.
Ve umut burada artık bir duygu olmaktan çıkar; bir bilinç hâline gelir. Asla acının inkârı değildir umut.

Acıyla birlikte insan kalabilme iradesidir. Kırılmadan değil; kırıldığında da merhameti ve adaleti koruyarak yürüyebilmektir.

Âşık, son dizelerinde bize bir ahlâk terazisi kurar:

“Faydası olmayan bahardan yazdan
Yüce dağ başının kışı makbuldür
Cahilin ettiği sohbetten sözden
Kâmilin hayâli düşü makbuldür”

Ve bizi samimiyetle uyarır:

“Lokma yeme muhannetin elinden
Kurtulaman sonra acı dilinden
Nâmertlerin kaymağından balından
Merdin kuru yavan aşı makbuldür”

Bu sözler bir tercih çağrısıdır. Kolayı değil, doğruyu seçme çağrısı… Parlak olanı değil, haysiyetli olanı seçme çağrısı…
Hüdai konuşur ince bir dilden. Hâl ehli olmayan anlamaz belki. Ama anlayan bilir ki onun türkülerindeki umut, insanı avutmaz; insanı terbiye edip iradesini güçlendirerek daha ölçülü, daha merhametli ve daha vakur bir varoluşa davet eder.

İşte umut zekâsı tam da budur:
Belirsizlikte anlam üretebilmek…
Kırgınlıkta ahlâkı koruyabilmek…
Dert içinde insan kalabilmek…

Teşekkürler Âşık Hüdai…
Bizi muhannetin geçici umuduna değil, Hüda’nın sarsılmaz umuduna çağırdın için.
Sazının tellerinde titreyen o ince umut, umarım bizim de yüreğimizde insan kalabilme cesaretine dönüşür.

Similar Posts

  • TEL CAMBAZININ TEL ÜSTÜNDEKİ SESLENİŞİ, Canan Sanlı

    Bir şairin şiir anlayışı ve şiiri hakkında değerlendirme yapılacaksa kuşkusuz şairin kendisiyle ilgili kaynaklara başvurmanın gerektiği kaçınılmazdır. Turgut Uyar, şair kimliğinin yanı sıra son derece üretken eleştirmen kimliği ile edebiyatın dolaşım alanında yer almaktadır. 1950’den başlayarak 1980’li yıllara kadar çeşitli dergi ve gazetelerde yazılar kaleme alan Turgut Uyar’ın eleştirmen kimliği bireysel, toplumsal konulu, temalı şiirlerine…

  • Edebiyat da Bir Irmak

    Denize kavuşmayı arzu eden birer ırmaktır her ömür. Kimi zaman yan yana, kimi zaman uzaktan uzağa, kimi zaman birlikte yol alırız. Edebiyat da bir ırmak coşan, dalgalanan; bazen de sakin… Henüz anlamlandıramadığım, ne olduğunu dahi bilmediğim zamanlardan, ilk çocukluk yıllarımdan itibaren edebiyat adlı bu özge sanata hayranım. Babaannem işitme engelli ve ümmi bir kadındı. Anne…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir