zorba ve mikis theodorakis

Mikis Theodorakis ve Zorba filmi birlikte gelir aklıma çünkü ünlü müziği sirtakiyi bu filmle tanımıştım. Filmin müziği her zaman filmin ve Theodorakis’in önüne geçmişti. Yıllar sonra Zülfü Livaneli ile Türkiye’de konserler vermeye başladığında, Türkiye’deki insan hakları ihlalleri konusunda aktif tavır alıp mağdurların yanında yer almak için ülkemize geldiğinde tüm Türkiye tanıdı onu. İfade özgürlüğünün önündeki en büyük engel olan 141-142. Maddelerin kaldırılması için yurda dönen Kutlu-Sargın davasının ilk duruşmasına (1988) bizzat geldi Theodarakis. Bu süreçte onu şahsen görme şansını da yakaladım. Filmin müziği nasıl filmin önüne geçmişse onun da siyasi kimliği müzisyenliğinin önüne geçti çoğu zaman.
İzmirli bir anne ile Giritli bir babanın çocuğu olan Theodorakis Sakız Adası’nda doğar. Gençlik yıllarında itibaren siyasi mücadelenin içinde yer alan Theodorakis yaşamı boyunca savaştı, işkence gördü, sürgün edildi, esir oldu. Yunanistan Komünist Partisi’nde siyasal yaşamını sürdürdü. Milletvekilliği, Kültür Bakanlığı yaptı. Her zaman demokrasi ve insan hakları savunucusu oldu. Onun şu sözleri hem siyasi mücadelesini hem de eserlerini açıklamaya yeterli sanırım: “Ben önce Yunanlıyım sonra komünist ve eğer yaşadıklarımı tecrübe etmeseydim bu müziği yapamazdım.”
Benim için ön planda olan müziği idi. Senfonik eserler, konçertolar, kantat ve oratoryolar, opera ve bale eserleri, tiyatro ve film müzikleri besteledi. Yirmiye yakın film müziği yapmış Theodorakis. Bunların arasında Zorba en bilineni, Z (Costa-Gavras, 1969), State of Siege (Costa-Gavras, 1972), Serpico (Sidney Lumet, 1973) var. Eserleri içinde holokost hakkında yazılan en güçlü müzik eseri olarak görülen “Mauthausen Üçlemesi” en önemlisidir. Kantat tarzında bu bestenin sözlerini Iakovos Kampanelles yazmıştır.
Zorba (Zorba the Grek, Mihalis Kakoyannis, 1964) filmini vizyona girdiğinde sanırım yetmişli yıllarda sinemada izlemiştim. Zorba’nın kurduğu taşıma düzeneğinin yıkılışı ve en sondaki dans sahnesini hiç unutmamışım. Diğer detaylar belleğimden silinmişti. Theodorakis Eylül ayında öldüğünde filmi tekrar izledim. Dul kadının öldürülme sahnesini nasıl unutmuşum inanamadım (belleğin ihaneti), halbuki çok çarpıcı bir sahne. Madam’ın evinin talan edilmesini izlerken hatırladım demek ki az çok belleğimde kalmış.
Film bir kitap uyarlaması. Nikos Kazancakis’in romanından uyarlayarak Mihalis Kakoyannis çekmiş. Senaryo ve kurgu yönetmene ait. Filmin ve romanın ana karakterleri Alexis Zorba ve Yunan asıllı İngiliz bir yazardır. Romanda adı belirtilmeyen bir anlatıcıdan yani yazardan okuruz hikâyeyi, filmde ise yazarın adı Basil’dir. Anthony Quinn’in hayat verdiği Zorba kaba saba ama hayata, içkiye ve kadınlara tutkuyla bağlı olan biridir. Basil ise kitaplarına ve yazdıklarına gömülmüş, hayatı anlamaya çalışan yaratım krizinde bir yazardır. Zorba ve Basil Girit’e gelirken tanışırlar ve Zorba neredeyse zorla Basil’in peşine takılır. Adaya ilk geldiklerinde Madam Hortense’ın oteline, daha sonra kıyıda bir kulübeyi onarıp oraya yerleşirler. Kadınları ve hayatı doya doya içine çeker gibi dolu dolu yaşayan Zorba acısını ve sevincini dans ederek ifade eder. Zorba Basil’e yaşamı sevmeyi, ölümden korkmamayı, yaşamın güzelliklerini öğretmeye çalışır, “Biz ölümü yenemeyiz ama ölüm korkusunu yenebiliriz.” der Basil’e.
Girit’e ailesinden miras kalan bir maden ocağını işletmeye gelen yazar bu küçük kasabada dedikodu anaforunun ve tutuculuğun ortasında kalacaktır. Ege kasabalarımızı andıran bu kasabada çekememezlik ve öteki olmanın zorluğu ağır bir şekilde hissedilir. Eril bakışın baskın olduğu filmde erkeklerin elde etmek için uğraştığı, kadınların ise güzelliği nedeniyle çekemediği dul kadının sırf bu nedenlerle feci şekilde öldürülmesi tüyleri diken diken ediyor. Filmde ayrıca din eleştirisi, aydın eleştirisi hatta savaş eleştirisi var. Girit üzerine, insanlık, zenginlik-fakirlik, ölüm-yaşam ve öteki olmak üzerine çok şey söylüyor film. Dul kadın kendi içlerinde ötekileştirdikleri biridir. Madam Hortense ise zaten yabancıdır. Yaşlı kadının yaşamının sona erdiği son dakikalarında “Devlet bu yabancının mallarına el koymadan biz alalım, biz daha fakiriz” diyen halk eve üşüşür. Kadının son nefesini vermesiyle de bütün eşyası talan edilir. Hem dul kadına hem de Madam’a yapılanlar, insanın ne kadar vahşileşebildiğini ne denli korkunçlaşabildiğini sert bir şekilde gösteriyor.
Kazancakis’in romanı Zorba, otobiyografik ögeler taşıyor. Kitabın önsözünde yazar gerçek yaşamında Girit’te beraber olduğu Zorba için şöyle diyor: “Eğer bugün dünyada bir ruh kılavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir ‘guru’, Aynaroz papazlarının dediği gibi bir ‘yeronda’ seçmem gerekseydi kesinlikle Zorba’yı seçerdim.” Her uyarlamada olduğu gibi tabii ki film ve romanı karşılaştıracağım. Ama unutmamak gerekir ki her ikisi de başlı başına bir eserdir, kendi içlerinde değerlendirmek gerekir.
Romanda anlatıcının yani yazarın bir ismi yoktur. İç duyguları, olayları yorumlayışı detaylı bir biçimde romanda yer alır. Ama filmde bu yeterli değil. Yazarın köylülerle diyalogları da hiç yok. Filmde yazar çok pasif çizilmiş, baskın kişilik yapısı nedeniyle Zorba ön plana çıkarılmış sanırım. Yine yazar Madam’la filmde neredeyse hiç konuşmuyor ama romanda Madam’a anılarını anlattırmak için konuları açan hep yazar oluyor.
Üzerinden 57 yıl geçmesine rağmen film muhteşemliğini ve evrenselliğini hala koruyor. Bu nedenle roman ve filmin farklılıkları olsa da romanın ruhu filme geçmiş kesinlikle. Benim için bire bir uyarlamadan çok ortaya çıkan filmin romanın ruhunu taşıması önemlidir.
Zorba’da Anthony Quinn, Basil rolünde Alan Bates, dul kadını canlandıran İrini Papas ve Madam Hortense’da Lila Kedrova harika oyunculuklar çıkarıyorlar. İrini Papas’nın filmde tek bir diyaloğu yok ama gözleri ve vücut dili her şeyi anlatmaya yetiyor. Lila Kedrova ise Madam rolüyle yardımcı kadın oyuncu Oscar’ını, 20 yıl sonra Zorba Müzikalinde tekrar oynadığı aynı rolle en iyi oyuncu Tony Ödülü’nü alır.
Gelelim Anthony Quinn’e (1915-2001), filmdeki danslarının ve oyunculuğunun filmin bu kadar başarılı olmasında rolü çok büyük. Filmin çoğu sahnesinde onun ateşli oyunculuğunu izliyoruz. Meksika asıllı Amerikalı bu harika oyuncu iki yüze yakın filmde oynadığı rollerle sinema tarihinin en iyi oyuncularından biridir. Birkaç filmini anmadan geçmek istemedim. 1952’de Viva Zapata (Elia Kazan) ile ve 1956’da Lust for Life’taki ressam Gauguin rolüyle iki kez en iyi yardımcı oyuncu Oscar’ını kazanır. La Strada (Federico Fellini, 1954), Kasabanın Sırrı (Stanley Kramer, 1969), Çağrı (Mustafa Akkad, 1976), Yaşlı Adam ve Deniz (Jud Taylor, 1990) onun filmografisinden birkaç film.
Zorba hangi yıl izlenire izlensin insanı sarsıyor. Siyah-beyaz görüntüleri, oyunculukları, Girit’in ve insanın doğası üstüne söyledikleri ve Theodorakis’in unutulmaz müziğiyle hala bellekte derin izler bırakıyor.

  1. sayıdan

Similar Posts

  • sevgili dostum söğüt ağacı

    Söğüt ağacı gizemli bir ağaç, bir şekilde herkes söğüt ağacının büyüsüne kaptırıyor kendini. Yücel Kayıran da, belki de söğüt ağacının bu gizemli etkisine kapılarak kendine kızarak başladığı Hesaplaşma adlı şiirini anneannesini anarak huzurlu bir şekilde bitirebilmiş. Gerçekten de, söğüt ağacı kimine kaybettiği yakınlarını anımsatır, kimine çocukluğunu, kimine memleketini… Ancak şurası kesindir ki, onu seven veya…

  • Kapı

    Bekler zamanın elinde tutup açılmayıAyrılıp örümcek ağlarındanAğır ağır gölgeleri uzatmayıŞimdi önünde poz verilenDünde kalmış kapılar.Eskir meraklı bakışlarda Sıradan selamlı, soğuk dokunuşlarda,Lal olur bekler heybetli de olsaRenkli kelebekler gibiUmuda kanat açan kapılar,Bekletir bir ömür önündeAçılması mı hayırlı kapanması mı kendine?Kapısını çalamadığınArdına kadar açamadığınEndişe yüklediğin kapılarBinlerce kapı açılır zamanaBinlerce kapı kapanır üstüneGönül kapın çalınınca öğrenirsinHer kapıda anahtar…

  • Ben Hüzün

    dalgınlığımsessizce dağılırken kuru bir gölgededökülüyordu yapraklarsararıyordu ayak izlerim Ankara’da bir sonbahar Ayrancı yokuşundan silinenhüznü bol bir geceniniçinden geçip sarılırkenkayıp zamanların kalbinde nasıl özlüyordu koyu karanlık bakışlarınıhüznü bol bir gecenin

  • sen gidiyorsun

    sen gidiyorsunayrılığın dinmeyen sancısıyımkirpiklerim damıtıyor vedasız gidişinin acısını sen gidiyorsunben seninle gelmek istiyorumdaha ilk dönemeçte seni kaybediyorumgülendam hayalin karşılıyor beniruhum ayrılıyor bedenimden sen gidiyorsunher gece hummaların döşeğinde tenimbedenim ve ruhumyan yana gelmenin imkânsızlığı sen gidiyorsunben şairlere sığınıyorumşairler ki aşkların son umudu denizlerin yanışıylaateşlerin ıslanışıylasen gidiyorsun ben kaldığım tufanınkıyılarına çarpıyorum sen gidiyorsungöçmen kuşların yola koyulmuşluğuylagöç mevsimi…

  • Püsür

    Işıkları söndürelimŞamdanların titreyen alevleriIsıtsın bizi.Devinen şehrin karanlık sokaklarındaAdımız yankılansınYaşımız hep aynıÜstümüz kirli kalsın. Son nefesimizde çağıralım mutluluğuTenimizi bahar yağmurlarında yıkayalım.Efsunkâr hayatlarda büyümedik belkiCiğerlerimiz küf ve rutubet kokusuYastığımızda abanoz sertliği. Hayallerimiz viranelerdeEskidi eşya gibiYıprandık mı büyüdük mü muammaBu yüzdendir münzevi oluşumuz. Hayat ne can sıkıcı şeyÇocukların oyuncakları örselenirkenVe kötüler kazanırken daima. Biz bu gece ışıkları söndürelimPazen…

  • buluta sarılı izler

    Farkında mısın?Geceler daha bir uzuyor şimdi aydınlığımı alıp,Düne döndüm de geçendeIlkım-salkım anıların aralığındanO günlere şöyle eğilip baktım bir;Senin izlerini gördüm yine.İlkin, aşkımın nefesi sıvalı o ay yüzündeBayrak gibi nasıl dalgalandığını gördümKara üzüm rengi saçlarının,Belliydi gözlerinin uzak bir zamanın kuytusunda büyüdüğü,Yüreğin ki özlemin kamçıladığıBir sevdayı dokumuştu sabrın kiliminde,Kiraz bahçeleri gibi çiçekliydin,Beni soruyordu dudakların uçan mevsimlere.Seni böyle…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir